Birileri okuyormuş, okuyacakmış gibi yazıyorum. Yazarken de aslında gizli bir okurla sohbet ediyor gibiyim. Yahut içimdeki başka bir benle… Gönülden ve içimden bu yazmak arzusu nasıl da geliyor! Kalemi bıraksam, kendimden başka hiç kimseye bir şey anlatma derdinde olmasam diyorum da bunu pek başaramıyorum. Söylemenin hası, söylememektir, diyor Yûnus Emre.
Söylemeyeyim, yazmayayım diyorum. Bunu konuşma mevzuunda biraz başardığımı zannediyorum. Artık en doğru, en gerekli cümleleri bile söyleme gereği duymadığım vakitler çoğaldı. Muhtemelen daha da çoğalır. Belki bir gün yazmaktan yana da böyle olacak. Kaleme dökülmek isteyen belki kelâma bürünmeyecek.
İşin esasında birilerine bir şey anlatmak derdiyle zuhur eden her sözden ve yazıdan kaçmak gerekir. Bunlar bir yerde bırakılmalıdır. Çünkü laf yığını hâline gelen zor sözden hiçbir şey çıkmıyor.
Söz nisan yağmurları gibi gönle işlemelidir. Bir de şu unutulmamalı ki, söylendiği hâlde yerine gelmeyen söz canlara zulüm oluyor. Vebal oluyor. Gönüllerimizin, zihinlerimizin aldığı, anladığı kadarını söylemeli, yazmalı, anlatmalıdır. Sözün hakikati olan manâya dalmalı, mümkün olduğu kadar oradan beslenmeye devam etmelidir.











