İnsan dediğimiz bir denge âlemidir. Onda denge olmayınca dünyanın dengesi de şaşıyor.
İnsan dediğimiz bu âlemde biriken ilhamın, düşüncenin, duygunun, tecrübenin, nimetin haddi hesabı yoktur. Bunlar insanın rızkıdır. Akıllı insan elindeki maddî imkanlar gibi heyecanını, duygularını, mânevî hâllerini de ziyan etmeden kullanmak ister.
İnsanı zengin kılan kanaat etmesi ve feragat duygusudur. Her şeyi satın almayı isteyen birisi kabul etmek gerekir ki, akılca fukaradır ve onu doyurmak da çok güç bir meseledir. Kanaatkâr olmak bir şeye ihtiyaç varsa almak, yoksa elindeki imkanları boş yere harcamaktan uzak durmak demektir.
Gerçek zenginlik sessizdir. O gösteriş yapmaz. Var olanı çar çur etmez. Zengin demek bence kanaat sahibi olabilen insan demektir. Bu yüzden "Kanaat bitmez tükenmez hazinedir." buyrulmuş.
Sürekli harcayan, elinden düşmeyen telefonuyla daima zamanını ve parasını tüketmeyi tercih eden birisi esasen fakirdir ve onun neye sahip olduğunun gerçekte hiçbir değeri yoktur. Aslında her bir eşya, hakkını vermemiz gereken bir emanettir. Böyle insanlar ise maddî onca yükün altında ezilirken yeni şeyler yüklenen kimselere benzer.
Burada zenginlik kavramının bir yönü daha ortaya çıkıyor: Gerçek zenginler elindekinin, zamanının, duygu ve heyecanlarının değerini bilir. Bu hayatta her şeyin bir bedelinin olduğu hakikatini teslim eder. Dikkatli ve temkinlidirler. Kanaat sahibi herkes gibi sahip olduklarının değerini bilirler. Kanaat sahibi olmaları cimrilikten veya her şeye sahip olmalarından ileri gelmez. Yaşamın realitesini oluşturan "Buna gerek var mı?" meselesini daima akıllarında tutmalarından ileri gelir.
Bu çağın insanı kolay tükeniyor. Çünkü hemen daima tüketiyor. Maddî ve manevî bir kıymet ortaya koymadan, kendini ve hayatı anlamadan, okumadan, fikirde ve duyguda derinleşmeden ve sadece tüketmek için yaşıyor. Bu insan modern terminolojide ve kapital döngüde "tüketici"dir. Yiyip içmesi bile "tüketmek"tir onun. Sonunda da içtiği su şişesinin, yediği şeyin ambalajının değeri kadar bir kıymet görüyor










