Kendini ifade etmenin bir üslûp arayışı olduğunu düşünüyorum. O üslubûn içinde de kendimizi aramaktayız. Konuşan, yazan, bağıran, söven herkes kendini anlatmak istemenin telaşı içinde yaşıyor. Fakat ille de anlatmak istediklerine bir ifade şekli arıyor.
Yazı ve söz, sonsuz bir zuhur âlemidir. Herkes o deryadan nasibi ve gayreti miktarınca faydalanıyor. Yalnız sözün hem oldurucu hem de öldürücü iki yönü vardır ve bence bu, üslûbun son raddesinden önce gelir.
Yaşamanın bir üslup aramak olduğunu söyleyebiliriz. Kendimizi nasıl ifade edeceğiz? Bu, çok büyük bir meseledir. En önemlisi de şudur: Kendimizi ifade etmek gerekir mi?
Son soruya cevap vermeden önce, ilkine bir yanıt aramak gerekir. Zaten hepimizin yaptığı da bu. Konuşmaktan ve yazmaktan yorulduğumuz bir gün ikinci soruya sıra gelebilir. İşte o zaman kendimize şunu soracağız: Kendimi anlatmak, ifade etmek, yazmak zorunda mıydım?
Birçok edebiyatçı bunu alenen söylemez ama sessizlik de bir üslûptur. Yazmamak, konuşmamak, kenara çekilmek üslûbun vardığı yerlerdendir. Dillerin en keskini hâl dilidir, diyen bir bilgenin sözlerini hatırlıyorum. Gerçek üslûp, sözün ve kelimelerin değil bizzat hayatın bildiklerimize, anlatmak istediklerimize şahitlik etmesidir.
Bu durum, bir yazıyı okurken bize yazarıyla konuşmuyormuş hissi veren eserlerin değerini gölgelemez. Tam aksine onları yüceltir. Çünkü sessizlikte konuşan biri vardır. Kelimeler üzerinden yazarının sesini dinlemektir bu. Bazen bir kitabı elinize alır ve yazarıyla uzun soluklu bir sohbete başlarsınız. Söz konusu edebiyat yapmaksa maksadın bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.
Üslûbu aramak zorlu, derinlikli, uzun müddet devam eden bir yolculuktur. Üslûp her yazarın yitiğidir. Eline kalemi alan, ister bilsin ister bilmesin, üslûbunu aramaktadır. Fakat üslûbun asıl kıymeti konuştuktan ve yazdıktan sonra sessiz kalabilmekte ve nihayet kelimelerin bizim yerimize konuşabilmesinde yatar.
Yasin Şen










