Geniş bir coğrafyada bin yıllar boyunca hem siyasi, hem tarihî hem de sosyal ve kültürel alanlarda derin izler bırakan Türklüğün karakteristik bazı hususiyetleri vardır. Tarih bize göstermektedir ki, Türkler, kelimenin mânevî karşılığı demek olan insan-ı kâmil yani kamil insanın çilesini hayatın çeşitli safhalarında yaşayan, özüne dönmeyi seven, hüzünlü, bununla beraber çalışkan ve dürüst bir millettir. Biz, bir lütf-ı İlâhî eseri olarak kolay inanır, kolay güveniriz. Bu durum bizim imanımızdan, inançlarımızdan, sadece insana değil bütün mahlukata saygıyı ve sevgiyi esas alan hayat anlayışımızdan gelen bir hususiyettir.
Türklüğün özündeki bu saflık yani temizlik duygusu, bizim hem hasletimiz hem de imtihanımız olmuştur. İlk tarihî kayıtlardan bu yana Türklerin savaş meydanlarında kolay yenilmeyen, düşmana daima üstün gelen karakteri, iradesi, kahramanlığı üzerinde durulurken biz aslında çeşitli entrikalarla, “biz”den görünenlerin içimizdeki çeşitli faaliyetleriyle Türklüğün nasıl perişan edildiğini de satır aralarında okuyup anlarız. Aslında bugün de sürüp giden tarihte olup bitenden pek farklı şeyler değildir. Türklük, Türk ve Müslüman gibi görünen ve ülkemizi bir hastalık gibi saran düşmandan bugün de çekmekte ve ne yazık ki, bu sebepten -birkaç konu başlığı hariç- hemen hiçbir sahada beklenen ve istenen bir hamle hâline geçilememektedir.
Halbuki dünya bizi beklemektedir. Tarihen sabittir ki, dünyanın vicdanı olan Türk; özlenen, beklenen, güven duyulan bir millet olarak nizâm-ı âlemin tesisinde görevli bir millettir. Türklüğün bunu yeniden hatırlayacağı zamanlar umulur ki,
oldukça yakındır.










