Anasayfa
  • Afyon Haber
  • Afyon İş İlanları
  • Gündem
  • Asayiş
  • Siyaset
  • Spor
  • Ekonomi
  • Yaşam Son Depremler Sivil Toplum İslam Sağlık Dünya Bölge Türkiye Magazin Eğitim Sanat Alışveriş Vefatlarımız
  • Ara
SON DAKİKA:
03:42
Afyonkarahisar Güncel Akaryakıt Fiyatları Listelendi
03:38
422 İnsani Yardım Gönüllüsü Türkiye'ye Döndü
03:26
İscehisar Kaplıcasının Bayram Çalışma Saatleri Açıklandı
03:21
İscehisar Belediyesi İki Yeni Otobüs Aldı
03:17
Kılıçdaroğlu'ndan Mahkeme Kararı Sonrası İlk Açıklama
03:10
Afyonkarahisar'da Mustafa Candan Vefat Etti
03:09
Afyonkarahisar İçin Kuvvetli Yağış Uyarısı
02:21
AKÜ Emirdağ MYO'da Mezuniyet Coşkusu
01:49
Afyonkarahisar Valisi Naci Aktaş Trafik Denetimine Katılacak
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK
07 Nisan 2026 - 12:26

DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK

07 Nisan 2026 - 12:26
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK

Tarih, yer­yü­zü­nün geniş düz­lük­le­rin­de yan­kı­la­nan kılıç şa­kır­tı­la­rın­dan, gök­yü­zü­nü yırtan top ses­le­rin­den ve genzi yakan barut ko­ku­la­rın­dan ziyade; ek­se­ri­yet­le soğuk mahkeme du­var­la­rı­na çarpan tokmak ses­le­rin­de, meclis tu­ta­nak­la­rı­nın ruhsuz bü­rok­ra­si­sin­de veya bir infaz ya­sa­sı­nın sanki çok sıradan bir idari ted­bir­miş gibi do­la­şı­ma sokulan mad­de­le­rin­de kendi kesin hükmünü icra eder.

İn­san­lık denilen o ağır, kadim ve ko­run­ma­sı her devirde bedel isteyen emanet, ço­ğun­luk­la tam da böylesi kırılma e­şik­le­rin­de, yal­nız­ca kimin toprağa düştüğü ya da kimin cel­la­dın elinden te­sa­dü­fen kur­tul­du­ğu ü­ze­rin­den değil; kö­tü­lü­ğün hangi hukuki kı­lıf­lar­la meş­ru­laş­tı­rıl­dı­ğı ve bu or­ga­ni­ze ka­ran­lık kar­şı­sın­da bi­rey­sel vic­dan­la­rın ne kadar ayakta ka­la­bil­di­ği ü­ze­rin­den sar­sıl­maz bir tartıya çı­ka­rı­lır.

Ölümün bir kağıt par­ça­sıy­la, kuru bir mühürle ve hissiz bir imza ile sı­ra­dan­laş­tı­rıl­dı­ğı o steril ve iyi ay­dın­la­tıl­mış sa­lon­lar­da, masum kanının sarsıcı kokusu resmi ev­rak­la­rın o eski kağıt ko­ku­su­na karışır.

Bugün Fi­lis­tin­li tu­tuk­lu­la­rın idamını mümkün kılan o kanlı dü­zen­le­me et­ra­fın­da ko­yu­la­şan ka­ran­lık da, yal­nız­ca belirli ki­şi­le­rin hukuki a­kı­be­ti­ne dair teknik bir ayrıntı, sı­nır­la­rı çi­zil­miş bir dev­le­tin gü­ven­lik ref­lek­si ya da savaş şart­la­rı­nın ü­ret­ti­ği geçici bir sertlik olarak gö­rü­le­mez.

Zira kar­şı­mız­da bütün çıp­lak­lı­ğıy­la duran dehşet; insan kanını is­ta­tis­ti­ki bir rakama, şe­hir­le­rin top­ye­kûn yı­kı­mı­nı stra­te­jik bir o­pe­ras­yo­na, top­ra­ğın gasp e­dil­me­si­ni sar­sıl­maz bir devlet hakkına ve mutlak zulmü de soğuk bir hukuk metnine dö­nüş­tür­me­ye az­met­miş ko­lek­tif bir aklın, kendi vah­şe­ti­ni me­de­ni­yet maskesi altında tahkim etme te­şeb­bü­sün­den başka bir şey de­ğil­dir.

Bu ba­kım­dan o mahkeme kür­sü­le­rin­de yar­gı­la­nan­lar yal­nız­ca esir düşmüş çaresiz be­den­ler de­ğil­dir; orada asıl mahkûm edilmek istenen, hukukun a­da­let­le olan o hayati bağını koparan siyasal akıl, insan hakları söy­le­mi­nin dün­ya­da­ki sah­te­li­ği ve bu sis­te­ma­tik kıyımı dilsiz birer iz­le­yi­ci gibi sey­re­den modern dün­ya­nın felç olmuş vic­da­nı­dır.

İşgalci bir akıl, nam­lu­su­nu bir coğ­raf­ya­ya çe­vir­di­ğin­de, o böl­ge­nin sadece yeraltı zen­gin­lik­le­ri­ne, sınır hat­la­rı­na veya stra­te­jik te­pe­le­ri­ne göz dikmez; o ka­ran­lık ve yutucu zih­ni­yet, top­ra­ğın de­rin­lik­le­ri­ne uzanan kim­se­siz mezarı, dededen toruna fı­sıl­da­na­rak ak­ta­rı­lan ha­tı­ra­yı, uykudan önce anne ağ­zın­dan dökülen telaşlı ninniyi, av­lu­da­ki asırlık zeytin a­ğa­cı­nın göl­ge­si­ni, sokağın kadim ha­fı­za­sı­nı ve insanın yur­duy­la kurduğu mahrem, mu­kad­des, sar­sıl­maz bağı da bü­tü­nüy­le tasfiye etmek ister.

Bu yüz­den­dir ki, Fi­lis­tin’de on yıl­lar­dır sü­re­ge­len bu ağır yıkımı yal­nız­ca dip­lo­ma­tik bir çatışma, siyasi bir kriz veya u­lus­la­ra­ra­sı bir sınır ih­ti­la­fı pa­ran­te­zi­ne hap­se­de­rek okumak; me­se­le­nin on­to­lo­jik de­rin­li­ği­ni ıs­ka­la­mak bir yana, kö­tü­lü­ğün o ince iş­çi­lik­le çalışan me­ka­niz­ma­sı­nı da kit­le­le­rin gözünde gö­rün­mez kılmak an­la­mı­na gelir.

Zira in­san­la­rın ev­le­ri­ni bir gecede baş­la­rı­na yıkmak, şe­hir­le­ri devasa birer açık hava ha­pis­ha­ne­si­ne çe­vir­mek, ço­cuk­la­rı henüz bü­yü­me­den o soğuk be­ton­la­rın altında ke­fen­siz bı­rak­mak ve sonra bütün bu hoy­rat­lı­ğı kanun adı verilen kağıt par­ça­la­rı­nın ar­ka­sı­na sak­la­ya­rak ona cezai bir meş­ru­i­yet gö­rün­tü­sü ka­zan­dır­mak; ilkel bir kabile şiddeti değil, aksine son derece hesaplı, steril ve e­ği­tim­li bir ta­hak­küm stra­te­ji­si­dir.

Yani bugünkü modern(!) bar­bar­lık, elinde kılıçla bağıran bir güruhun da­ğı­nık­lı­ğın­da değil; kra­vat­lı a­dam­la­rın, klimalı sa­lon­lar­da, ön­le­rin­de­ki mik­ro­fon­la­ra yavaşça ko­nu­şa­rak bir halkın ölüm fer­ma­nı­nı oy­la­ma­la­rın­da­ki o ür­per­ti­ci sa­kin­lik­te giz­li­dir. Zira mahkeme sa­lon­la­rı, a­da­le­tin tecelli edeceği mu­kad­des me­kân­lar ol­mak­tan çıkıp, önceden ya­zıl­mış cinayet se­nar­yo­la­rı­nın o­nay­lan­dı­ğı noter da­i­re­le­ri­ne dö­nüş­tü­ğün­de, oradaki yargıç cüb­be­le­ri de hukukun değil, ku­rum­sal­laş­mış bir cin­ne­tin ü­ni­for­ma­la­rı haline gelir.

Adanmış ö­mür­le­rin, uykusuz ge­ce­le­rin ve vicdanı kanayan yorgun kalp­le­rin tec­rü­be­siy­le bugün çok daha net an­lı­yo­ruz ki; ü­ze­rin­de devlet mührü taşıyan her resmi karar adalet, madde madde ya­zıl­mış her yal­dız­lı metin de hukuk sa­yı­la­maz.

Çünkü hukuk, aslında zayıfı korumak, güç­lü­nün bitmek bilmez ih­ti­ras­la­rı­na set çekmek ve yer­yü­zün­de­ki insani dengeyi sağ­la­mak için icat edilmiş aşılmaz bir in­san­lık zır­hıy­ken; gücün şımarık ve de­ne­tim­siz elinde o zırh, zayıfı ezmek için kul­la­nı­lan yon­tul­muş ve zehirli bir mızrağa dönüşür.

Bizler bugün şahit ol­du­ğu­muz gibi gücün bu­yur­gan, em­re­di­ci ve yutucu diliyle ha­ki­ka­tin o sessiz, mü­te­va­zı ama sar­sıl­maz dili a­ra­sın­da­ki aşılmaz uçurumu kay­bet­me­ye baş­la­dı­ğı­mız an, asıl büyük e­sa­re­tin ka­pı­la­rı­nı kendi el­le­ri­miz­le a­ra­la­mış oluruz.

Çünkü okuyor, biliyor ve gö­rü­yo­ruz ki tarihin en onulmaz ya­ra­la­rı, en büyük fe­la­ket­le­ri ve en kanlı kı­yım­la­rı sa­nıl­dı­ğı gibi mutlak bir ka­nun­suz­luk­tan, a­nar­şi­den veya ku­ral­sız­lık­tan değil; tam tersine zor­ba­lı­ğın kanun kı­lı­ğı­na girerek kut­san­ma­sın­dan ve tar­tı­şıl­maz bir nizam olarak top­lum­la­ra da­ya­tıl­ma­sın­dan neşet et­miş­tir.

Kendi şid­de­ti­ni yer­yü­zü­nün tek gerçeği kılmak isteyen o kibirli ve sınır tanımaz o­to­ri­te­ler, ma­sum­la­rın canını almadan önce ke­li­me­le­ri işgal eder, ‘gü­ven­lik’, ‘me­de­ni­yet’, ‘düzen’ gibi kav­ram­la­rın içini sinsice bo­şal­tır ve ni­ha­ye­tin­de hukuku, a­da­le­tin sadık hiz­me­tin­den söküp alarak gücün emrine amade bir infaz aracına dö­nüş­tü­rür. Hukuk me­tin­le­ri de, bir toplumu koruyan ahlaki bir çatı ol­mak­tan çıkıp, kat­li­am­la­rı temize çeken bir ar­gü­ma­na dö­nüş­tü­ğün­de, in­san­lık zaten kendi kazdığı o ka­ran­lık ve derin çukurun içine düşmüş de­mek­tir.

Fi­lis­tin­li e­sir­le­rin boynuna bir ilmek ge­çir­me­yi he­def­le­yen her yasal dü­zen­le­me, yal­nız­ca fi­zik­sel bir ölüm ih­ti­ma­li ü­ret­mek­le kalmaz; aynı zamanda insanın insan ol­mak­tan kay­nak­la­nan o do­ku­nul­maz yaşama hakkını, va­ro­lu­şun en temel il­ke­si­ni işgalci ve zalim bir dev­le­tin mer­ha­met­siz iznine bağ­la­ya­rak hayatın kök­le­ri­ne kezzap döker.

Bir dev­le­tin meclis ço­ğun­lu­ğu­na yas­lan­ma­sı, gök­yü­zü­nü ka­rar­tan devasa bir askeri tek­no­lo­ji­ye hük­met­me­si, dip­lo­ma­tik ma­sa­lar­da ve­to­la­rı satın a­la­bil­me­si ya da yalanı hakikat gibi sunan u­lus­la­ra­ra­sı pro­pa­gan­da ma­ki­ne­le­ri­ne sahip olması, onun iş­le­di­ği ci­na­yet­le­ri ahlaki bir zemine ta­şı­ya­maz.

Nasıl ki kağıt üzerine dökülen hiçbir koyu mü­rek­kep, toprağa sızmış masum kanının sıcak izini si­le­mi­yor­sa; al­kış­lar­la ve oy çok­lu­ğuy­la ge­çi­ril­miş hiçbir kanun maddesi de yı­kın­tı­lar a­ra­sın­da ev­la­dı­nın cansız be­de­ni­ni arayan bir annenin göğsü yır­tar­ca­sı­na attığı o çığlığı tarihin ha­fı­za­sın­dan söküp atamaz.

İnsanın insana ya­pa­bi­le­ce­ği en so­fis­ti­ke kötülük, onu sadece öl­dür­mek değil; bu korkunç ci­na­ye­ti iş­ler­ken bütün yer­yü­zü­nü bunun meşru, hukuki ve devlete ait bir hak ol­du­ğu­na ikna etmeye ça­lış­mak­tır. Ölüm teh­di­di­nin, şid­de­tin ve yasal çer­çe­ve­nin ha­ki­ka­ti e­be­di­yen teslim a­la­bi­le­ce­ği­ne dair duyulan o kibirli inanç, zalimin eninde sonunda kendi kurduğu o kibir ku­le­si­nin altında ka­la­ca­ğı­nın da en kesin ha­ber­ci­si­dir.

Zin­da­nın havasız ka­ran­lı­ğın­da yıl­la­rı­nı tüketen, gök­yü­zü­nün ma­vi­si­ni ancak paslı tel ör­gü­le­rin a­ra­sın­dan, o da parça parça hayal e­de­bi­len, buna rağmen o­nu­run­dan, i­nan­cın­dan ve insani du­ru­şun­dan milim sap­ma­yan birine da­ra­ğa­cı­nı gös­ter­mek; dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğın­da mutlak bir kudret gös­te­ri­si, ye­nil­mez bir devlet me­ka­niz­ma­sı­nın şovu gibi su­nu­la­bi­lir. Fakat bu beyhude çaba, aslında direnen ruhun sar­sıl­maz­lı­ğı kar­şı­sın­da duyulan o derin, giz­le­ne­mez ve zalimin içini kemiren kor­ku­nun en açık i­ti­ra­fı­dır.

Ölümle, yasayla ve da­ra­ğa­cıy­la terbiye e­di­le­bi­le­ce­ği sanılan bir insan, eğer ölümü zaten ha­ki­ka­te sa­da­ka­tin muh­te­mel ve şerefli bir bedeli olarak çoktan kendi va­ro­lu­şu­na kat­mış­sa, cel­la­dın e­lin­de­ki o en keskin balta bile havada asılı kalır ve bütün hükmünü yitirir.

Çünkü insanın boynuna ge­çi­ri­len o kalın urgan, onun sa­vun­du­ğu manayı ortadan kal­dır­ma­ya yet­me­di­ği gibi; o manayı daha yakıcı, daha görünür ve daha ebedi bir me­şa­le­ye dö­nüş­tü­re­rek ka­ran­lı­ğın tam kalbine saplar.

Ölümden kork­ma­yan, var­lı­ğı­nı ha­ki­ka­tin şa­hit­li­ği­ne adamış bir bedeni infaz etmek, aslında o bedeni öl­dür­mek değil; onu bütün bir in­san­lı­ğın vic­da­nı­na yı­kıl­maz bir anıt olarak dikmek an­la­mı­na gelir.

Tarih ve güncel şa­hit­tir ki; ha­ki­kat­ten kork­ma­yan insanı sadece fi­zik­sel bedeni ü­ze­rin­den yenmeye, kırmaya ve diz çök­tür­me­ye çalışan her iktidar, eninde sonunda o sar­sıl­maz irade ka­ya­sı­na çar­pa­cak ve kendi ahlaki çö­kü­şü­nün hız­la­nan iv­me­siy­le tarihin çöp­lü­ğü­ne yu­var­la­na­cak­tır.

Fakat bugün bizi yal­nız­ca karşı tarafın kan don­du­ran hoy­rat­lı­ğıy­la yüz­leş­ti­ren, failin çir­kin­li­ği­ni yü­zü­mü­ze çarpan tek taraflı bir manzara yok; bizi aynı zamanda kendi iç dün­ya­mı­zın ka­ran­lık deh­liz­le­riy­le, çürüyen i­ra­de­miz­le ve ka­ça­ma­ya­ca­ğı­mız kadar ağır bir ahlaki iflasla baş başa bırakan devasa bir ayna var.

Çünkü Mescid-i Aksa’nın o kadim ahşap ka­pı­la­rı­na vurulan soğuk demir ki­lit­ler, düş­ma­nın sadece o mekana fi­zik­sel girişi en­gel­le­mek üzere ta­sar­la­dı­ğı teknik veya askeri bir mü­da­ha­le­den ibaret de­ğil­dir; o kilit, yer­yü­zü­ne da­ğıl­mış iki milyarı aşkın devasa bir ka­la­ba­lı­ğın i­ra­de­si­ne, ha­fı­za­sı­na, iz­ze­ti­ne ve ilahi emanet kar­şı­sın­da ta­şı­ma­sı gereken mutlak so­rum­lu­luk duy­gu­su­na vu­rul­muş paslı bir pran­ga­dır.

Bir mabedin ka­pı­la­rı zor­ba­lık­la ka­pan­dı­ğın­da yal­nız­ca taş döşeli o geniş avlu ses­siz­li­ğe bü­rün­mez; o ağır ve ür­per­ti­ci ses­siz­lik, o mabede yö­nel­me­si gereken kalp­le­rin ne kadar dağınık, o mabedin da­va­sı­nı o­muz­la­ma­sı gereken top­lu­luk­la­rın ne kadar gevşek ve dünyevi bağlara ne kadar tutkun hale gel­di­ği­ni bütün çıp­lak­lı­ğıy­la ifşa eder.

Bizler ek­se­ri­yet­le o demir zinciri dı­şa­rı­da, düş­ma­nın elinde arar ve öf­ke­mi­zi o somut nesneye yö­nel­tip vic­da­nı­mı­zı ra­hat­la­tı­rız; oysa dı­şa­rı­dan gelen her pranga, içeride çoktan kı­rıl­mış bir iradeyi, his­siz­leş­miş bir vicdanı ve u­yu­şuk­lu­ğa teslim olmuş bir zihni bulduğu için bu kadar kolay yer­le­şir, bu kadar uzun süre kalıcı olur.

Bugün bizim ru­hu­mu­zu en çok ka­nat­ma­sı gereken şey, karşı tarafın sahip olduğu o a­cı­ma­sız yıkım ka­pa­si­te­sin­den ziyade, kendi saf­la­rı­mız­da giderek kök­le­şen, sı­ra­dan­la­şan ve ma­ze­ret­ler­le meş­ru­laş­tı­rı­lan o büyük u­yu­şuk­luk­tur.

Zillet denilen o ka­ran­lık ve boğucu kuyu, sa­nıl­dı­ğı gibi or­du­la­rın savaş mey­dan­la­rın­da aldığı kanlı ye­nil­gi­ler­le, sı­nır­la­rın ge­ri­le­me­siy­le ya da bay­rak­la­rın düş­me­siy­le ka­zıl­maz. O kuyu, sa­vaş­lar­dan çok daha önce; kalbin en gizli o­da­la­rın­da doğan o sinsi gev­şe­mey­le, ruhta urlar gibi büyüyen konfor ar­zu­suy­la, ha­ki­ka­tin ağır be­de­li­ni şahsi rahatın ge­ri­si­ne itme a­lış­kan­lı­ğıy­la ve insanın kendi kurduğu o küçük, güvenli dü­ze­ni­ni u­zak­ta­ki kar­de­şi­nin kanayan ya­ra­sın­dan daha mühim görmeye baş­la­ma­sıy­la azar azar de­rin­le­şir.

Servet banka he­sap­la­rın­da ka­bar­dık­ça ce­sa­re­tin göğüs ka­fe­sin­de da­ral­ma­sı, ka­la­ba­lık­lar mil­yar­la­rı bul­duk­ça i­ra­de­nin pa­ram­par­ça olup rüz­gâr­da sav­rul­ma­sı, devasa kub­be­ler gök­yü­zü­ne yük­sel­dik­çe o­muz­lar­da­ki ahlâki yükün giderek ha­fif­le­me­si ve i­ba­de­tin şek­liy­le ahlâkın özü a­ra­sın­da­ki o korkunç u­çu­ru­mun her geçen gün biraz daha a­çıl­ma­sı bir tesadüf eseri de­ğil­dir. Bu tablo, konforu ha­ki­ka­tin önüne geçiren, itirazı sadece dilde bırakan ve kit­le­le­ri kendi gün­de­lik ha­yat­la­rı­nın gönüllü kö­le­le­ri haline getiren çok pro­fes­yo­nel bir toplum mü­hen­dis­li­ği­nin acı mey­ve­si­dir.

Bütün bu kanlı trajedi kar­şı­sın­da lüks kon­fe­rans sa­lon­la­rı­nın o ağır a­vi­ze­le­ri altında kurulan şa­ta­fat­lı cüm­le­ler, dip­lo­ma­tik ma­sa­lar­da kimseyi in­cit­me­mek adına büyük bir ti­tiz­lik­le tar­tı­la­rak do­laş­tı­rı­lan suya sabuna do­kun­ma­yan i­fa­de­ler ya da parlak ek­ran­lar­da pe­ri­yo­dik bir gö­rev­miş gibi tek­rar­la­nan ölçülü kı­na­ma­lar; insana sadece bir an için gö­re­vi­ni yapmış olmanın o sahte, u­yuş­tu­ru­cu ve son derece teh­li­ke­li hu­zu­ru­nu ve­re­bi­lir.

Fakat tarihin o a­cı­ma­sız def­te­ri­ne ka­zın­ma­lı­dır ki; insanın kendi ha­ya­tın­dan, ce­bin­den, ka­ri­ye­rin­den veya ra­ha­tın­dan zerre kadar bedel ö­de­me­den sarf ettiği hiçbir süslü söz gerçek acının yanına bile yak­la­şa­maz ve şahsi ni­za­mı­nı bozmayı göze almayan hiçbir risksiz öfke, tarihin o sert akışına mü­da­ha­le etme kud­re­ti­ni ken­din­de bulamaz.

İn­san­lar esareti ge­nel­lik­le bileğe vurulan soğuk bir demirle, mutlak ye­nil­gi­yi top­ra­ğın harita ü­ze­rin­de­ki kesin kay­bıy­la, zilleti ise düş­ma­nın ye­nil­mez kuvveti kar­şı­sın­da ça­re­siz­ce geri çe­kil­mek­le izah etme e­ği­li­min­de­dir. Oysa ha­ki­ka­tin o keskin neşteri daha derine in­di­ğin­de açıkça görülür ki; asıl ölümcül esaret önce içeride, zihnin ma­ze­ret­le­re teslim ol­ma­sıy­la başlar ve insanı yere seren o gö­rün­mez yular çoğu zaman dı­şa­rı­da­ki düş­ma­nın elinden değil, kişinin kendi za­af­la­rın­dan ve kor­ku­la­rın­dan örülür.

Bir toplum, i­nan­cı­nın sar­sıl­maz bir emir olarak sunduğu adaleti kendi e­ko­no­mik çı­kar­la­rı­nın, ticari an­laş­ma­la­rı­nın ge­ri­si­ne ittiği; ço­cuk­la­rı­nın mü­ref­feh ge­le­ce­ği adına başka ço­cuk­la­rın bugünkü par­ça­lan­mış be­den­le­ri­ne suskun kaldığı ve bütün bu utanç verici geri çe­kil­me­le­ri de ‘ger­çek­çi­lik’, ‘stra­te­ji’ veya ‘je­o­po­li­tik denge’ gibi yal­dız­lı ke­li­me­ler­le meş­ru­laş­tır­dı­ğı anda, düş­ma­nın onun için ku­ra­bi­le­ce­ği en büyük tuzağı kendi el­le­riy­le kendi kalbine kurmuş de­mek­tir.

Bugün sır­tı­mız­da ta­şı­dı­ğı­mız en ezici yük, düş­ma­nın sahip olduğu askeri teç­hi­zat üs­tün­lü­ğü veya dip­lo­ma­tik gücü değil; kendi vic­da­nı­mı­zı yavaş yavaş felç eden, ha­ki­ka­ti apaçık ta­nı­dı­ğı halde onun ge­rek­tir­di­ği eylemi sürekli er­te­le­yen o yumuşak, o sinsi ve o zehirli mazeret dilidir.

Zira insan çoğu zaman açık bir inkârla, keskin bir i­ti­raz­la veya dinden dönerek çürümez; o, ha­ki­ka­ti bildiği, doğruyu gördüğü ve ne yapması ge­rek­ti­ği­ni an­la­dı­ğı halde, ha­re­ke­te geçmeyi sürekli yarına bırakan o kon­for­lu er­te­le­me has­ta­lı­ğıy­la içten içe çürür.

Me­se­le­ye ilahi vahyin o sarsıcı, ta­viz­siz ve insanı ye­rin­den eden öl­çü­süy­le yak­laş­tı­ğı­mız­da, ta­şı­dı­ğı­mız ve­ha­me­tin boyutu çok daha ür­kü­tü­cü bir ber­rak­lık kazanır.

Eğer gös­te­riş­li me­kan­lar­da, büyük ka­la­ba­lık­lar­la ifa edilen o ku­sur­suz ri­tü­el­ler insanı yer­yü­zün­de­ki hak­sız­lık kar­şı­sın­da ye­rin­den sıç­rat­mı­yor, onun gece uy­ku­su­nu böl­mü­yor, onu zalimin kar­şı­sı­na dik­mi­yor ve u­zak­ta­ki kar­de­şi­nin acısını kendi sıcak ya­ta­ğın­dan daha mühim bir mesele kıl­mı­yor­sa; o i­ba­de­tin insanın ruhsal do­ku­sun­da bı­rak­tı­ğı iz ü­ze­rin­de derin, sancılı ve a­cı­ma­sız bir mu­ha­se­be yapmak el­zem­dir.

Kâbe’nin et­ra­fın­da tavaf ederken mer­mer­le­re dökülen sıcak göz­yaş­la­rı, gece ya­rı­la­rı eller göğe a­çı­la­rak edilen o uzun dualar, ka­la­ba­lık mey­dan­lar­da hep bir ağızdan atılan hamasi slo­gan­lar ya da dijital ağların uçsuz bu­cak­sız boş­lu­ğun­da pay­la­şı­lan sanal öfke cüm­le­le­ri; eğer somut bir fe­da­kâr­lı­ğa, düzen bozucu bir ahlâki ka­rar­lı­lı­ğa ve kişinin kendi nef­sin­den, kendi cüz­da­nın­dan ek­silt­ti­ği hakiki bir eyleme dö­nüş­mü­yor­sa, zamanla insanı ayağa kal­dı­ran birer direniş imkânı ol­mak­tan tamamen çıkar. Onlar bir süre sonra, kişiyi kendi vic­da­nıy­la sahte bir barışa sü­rük­le­yen, onu ra­ha­tı­nın içinde o­nay­la­yan ve “ben gö­re­vi­mi yaptım” hissini vererek asıl eylemi öldüren teh­li­ke­li birer teselli aracına dönüşür.

Çünkü din de­di­ği­miz mutlak de­ğer­ler ma­te­ma­ti­ği, yer­yü­zün­de­ki nizamı kuran o ilahi ölçü; insanı yal­nız­ca teskin etmek, onun içini se­rin­let­mek, dünyevi dert­le­ri­ne psi­ko­lo­jik bir merhem olmak ve dünya ha­ya­tın­da­ki yü­rü­yü­şü­nü so­run­suz kılmak için in­di­ril­me­miş­tir.

O, tam aksine, ge­rek­ti­ğin­de insanın en tatlı uy­ku­su­nu ka­çır­mak, zulme ve hak­sız­lı­ğa olan bütün uyumlu ta­ham­mü­lü­nü pa­ram­par­ça etmek, insanın kendi el­le­riy­le kurduğu o steril konfor dü­ze­ni­ni ilahi adalet te­ra­zi­sin­de tart­ma­ya zor­la­mak için de gel­miş­tir.

Bu yüzden i­ba­de­tin şekli milimi mi­li­mi­ne ko­ru­nur­ken ruhu o eylemin içinden çekilip a­lın­dı­ğın­da, insan ken­di­si­ni hâlâ doğru yerde duran sadık bir inanan sa­na­bi­lir; oysa hakikat, çoğu zaman tam da o kendini güvende his­set­ti­ği körlük anında onun ha­ya­tın­dan usulca çe­kil­me­ye baş­la­mış­tır.

Ruhun içsel kıblesi şaş­tı­ğın­da, bedenin fi­zik­sel olarak o mu­kad­des yöne doğru dönmesi tek başına bir kur­tu­luş beratı sağ­la­maz; çünkü secde yal­nız­ca alnın cansız bir kumaşa veya taşa yahut da toprağa değmesi bi­çi­min­de al­gı­lan­dı­ğın­da, insan ile hakikat a­ra­sın­da­ki en canlı da­mar­lar­dan biri daha kupkuru bir a­lış­kan­lı­ğa, bir şekil pe­rest­li­ğe dönüşür.

Eğer kalp giz­li­den gizliye dünyevi güce, banka he­sap­la­rı­na, makamın em­ni­ye­ti­ne ve kişisel çıkara rükû e­di­yor­sa; insan, ilk kıb­le­nin ka­pı­la­rı ki­lit­le­nir­ken ve bom­ba­lar altında ço­cuk­lar ölürken kendi evinin sı­cak­lı­ğı­nı kay­bet­me­me­yi en büyük başarı sa­yı­yor­sa, bedenin yö­ne­li­şiy­le ruhun yö­ne­li­şi a­ra­sın­da büyüyen bu korkunç ayrılık onu er ya da geç o kork­tu­ğu ölümün ku­ca­ğı­na zillet içinde teslim e­de­cek­tir.

Bütün bu yıkımın, bu sağır edici gü­rül­tü­nün ve her gün ü­ze­ri­mi­ze boca edilen o kanlı is­ta­tis­tik­le­rin or­ta­sın­da, kendi ya­ka­mı­za ya­pı­şa­rak ken­di­mi­ze sor­ma­mız gereken en yakıcı, en a­cı­ma­sız soru şudur:

Biz yer­yü­zün­de var olurken ger­çek­ten neyi ko­ru­ma­ya ça­lı­şı­yo­ruz?

Eğer bütün e­ner­ji­miz­le, bütün ak­lı­mız­la ve bütün siyasi ma­nev­ra­la­rı­mız­la ko­ru­ma­ya az­met­ti­ği­miz şey sadece kendi banka he­sap­la­rı­mız, ticari iş­bir­lik­le­ri­mi­zin ku­sur­suz is­tik­ra­rı, ma­kam­la­rı­mı­zın pü­rüz­süz bekası ve modern dün­ya­nın gö­zün­de­ki makul, ölçülü, uyumlu gö­rün­tü­müz ise; biz çoktan hesabı ve­ri­le­me­ye­cek büyük bir ahlâki iflasın tam kalbine düş­mü­şüz de­mek­tir.

İnsan bazen sımsıkı sa­rıl­dı­ğı, üzerine tit­re­di­ği ve mutlak surette sahip ol­du­ğu­nu sandığı o fani nes­ne­le­ri ko­ru­ma­ya ça­lı­şır­ken; asıl ken­di­si­ni, ruhunun o gö­rün­mez o­mur­ga­sı­nı ve va­ro­lu­şu­nu anlamlı kılan vic­da­nı­nın hay­si­ye­ti­ni geri dö­nül­mez biçimde yitirir.

İnanç, hayatın o­la­ğa­nüs­tü kriz an­la­rın­da, başımız sı­kış­tı­ğın­da veya çaresiz his­set­ti­ği­miz­de geçici olarak sı­ğı­nı­lan duy­gu­sal bir liman, psi­ko­lo­jik bir terapi seansı de­ğil­dir; inanç, gün­de­lik hayatın bütün ru­tin­le­ri­ni, e­ko­no­mik ön­ce­lik­le­ri­ni, dostluk ve düş­man­lık sı­nır­la­rı­nı sil baştan dü­zen­le­yen sar­sıl­maz bir kurucu irade olmak zo­run­da­dır.

Aksi tak­dir­de insan, dilinde mutlak ya­ra­tı­cı­nın adını bir tesbih gibi tek­rar­lar­ken; kal­bi­nin en derin o­da­la­rın­da dün­ya­nın, makamın, yok­sul­lu­ğun ve gücü elinde tu­tan­la­rın kor­ku­su­nu büyütür. Bu gizli korku öy­le­si­ne sin­si­dir ki, kişi farkına bile var­ma­dan bütün ha­ya­tı­nı, bütün ticari i­liş­ki­le­ri­ni ve bütün gelecek plan­la­rı­nı tam da kür­sü­ler­de karşı çık­tı­ğı­nı iddia ettiği o ka­ran­lık sömürü dü­ze­ni­ne ku­sur­suz­ca uyumlu hale getirir.

Zulüm, yal­nız­ca o uzak top­rak­lar­da, kanayan coğ­raf­ya­lar­da, sınır boy­la­rın­da veya paslı tel ör­gü­le­rin ar­ka­sın­da at koş­tur­maz; o aynı zamanda bu u­yu­şuk­lu­ğun açtığı ge­dik­ler­den insanın iç dün­ya­sı­na sızar, zih­nin­de­ki o kon­for­lu ma­ze­ret­le­rin ar­ka­sı­na giz­le­nir ve kişiyi kendi ra­ha­tı­nın uysal, i­ti­raz­sız bir esiri haline getirir.

Bu büyük varoluş im­ti­ha­nı­nın en sahici sınavı, baş­ka­la­rı­nın iş­le­di­ği kanlı zulmü yüksek per­de­den teşhir et­mek­ten ziyade; kendi gün­de­lik ha­ya­tı­mız­da ha­ki­ka­tin hangi noktada men­fa­at­le yer de­ğiş­tir­di­ği­ni, kar­deş­lik id­di­a­mı­zın hangi noktada sadece kit­le­le­ri coş­tu­ran bir hitabet sa­na­tı­na dö­nüş­tü­ğü­nü bütün a­cı­sıy­la itiraf e­de­bil­mek­tir.

Üstelik bu ağır iç aynaya kork­ma­dan ba­kıl­dı­ğın­da görülen o par­ça­lan­mış manzara, sadece düş­ma­nın gü­cün­den duyulan anlık bir kor­ku­nun ü­ret­ti­ği basit bir geri çe­kil­me­nin sonucu de­ğil­dir; o manzara, yıllar yılı bi­rik­miş bir a­lış­kan­lı­ğın, dünyevi par­ça­lan­mış­lı­ğın ve uzun za­man­dır iç­sel­leş­ti­ril­miş o gizli güç hay­ran­lı­ğı­nın da doğ­ru­dan ne­ti­ce­si­dir.

Çünkü insan bir süre sonra zulmün o devasa bü­yük­lü­ğü­ne, akıl almaz hoy­rat­lı­ğı­na değil; kendi a­ciz­li­ği­ne, o zulme karşı ne kadar az şey ya­pa­bil­di­ği­ne alışır. A­lış­tık­ça i­çin­de­ki o mu­kad­des itiraz ateşi sönmeye yüz tutar; ekrana bakıp ü­zül­me­yi, ağ­la­ma­yı ve kı­na­ma­yı sür­dür­se bile, kendi ha­ya­tın­da bir şeyleri feda etmeyi ve de­ğiş­tir­me­yi bü­tü­nüy­le bırakır. De­ğiş­me­yi ve bedel ödemeyi bı­rak­tık­ça da, kal­bin­de ta­şı­dı­ğı o pasif, o ey­lem­siz ü­zün­tü­yü sanki büyük bir ahlaki im­ti­yaz­mış, devasa bir dev­rim­miş gibi o­muz­la­rın­da ta­şı­ma­ya başlar.

İşte ça­ğı­mı­zın en sinsi, en zor fark edilen çü­rü­me­le­rin­den biri budur; çünkü insan u­zak­ta­ki acıya ya­ban­cı­laş­tı­ğın­da aniden zalime ben­ze­mez belki, fakat maz­lu­mun ta­şı­dı­ğı o ağır yüke bü­tü­nüy­le ya­ban­cı­laş­tı­ğı için kendi in­san­lı­ğı­nı ve vic­da­nı­nı yavaş yavaş kay­be­der.

Böyle bir kayıp bir günde, bir gecede veya tek bir olayla fark edilmez belki ama yıllar sonra geriye dönüp ba­kıl­dı­ğın­da, insanın içinde onu ayağa kal­dı­ra­bi­le­cek, tarihe mü­da­ha­le e­de­bi­le­cek ne kadar büyük bir kuvvet bu­lun­du­ğu ve buna rağmen hangi ucuz kon­for­la­rın, hangi küçük ticari he­sap­la­rın, hangi yersiz kor­ku­la­rın bu ilahi kuvveti çü­rüt­tü­ğü çok daha açık biçimde görülür. İşte tam o deh­şet­li idrak anında, kay­be­di­len şeyin yal­nız­ca siyasi bir kudret, askeri bir üs­tün­lük ya da je­o­po­li­tik bir denge ol­ma­dı­ğı; aynı zamanda insanın kendi i­çin­de­ki o ilahi ölçü, o sar­sıl­maz terazi olduğu acı bir tokat gibi yü­zü­mü­ze çarpar.

Bugün pek çok insan, öf­ke­si­ni süslü cüm­le­le­re döktüğü, ke­de­ri­ni dijital mec­ra­lar­da­ki pay­la­şım­lar­la görünür kıldığı ve sadece kendi yankı o­da­sın­da yan­kı­la­nan duy­gu­sal bir ta­nık­lık ser­gi­le­di­ği için ken­di­si­ni ahlaki so­rum­lu­lu­ğun eşiğine kadar gelmiş, hatta o eşiği çoktan geçmiş say­mak­ta­dır.

Oysa uzaktan, güvenli bir me­sa­fe­den ta­nık­lık etmek ile bizzat o ateşin içine girerek yü­küm­lü­lük altına girmek a­ra­sın­da veya kalp­te­ki geçici his­se­diş ile ha­yat­ta­ki somut bedel a­ra­sın­da; gözden akan keder ile zalimin dü­ze­ni­ni sarsan dönüşüm a­ra­sın­da a­şıl­ma­sı gereken devasa, sarp ve sarsıcı bir mesafe vardır.

İçten kopup gelen saf bir üzülüş, mer­ha­me­tin o ilk sıcak kı­vıl­cı­mı elbette kü­çüm­se­ne­mez; fakat insanı o­tur­du­ğu yerden kal­dır­ma­yan, mar­ket­te­ki ter­cih­le­ri­ni de­ğiş­tir­me­yen, siyasi ve e­ko­no­mik çıkar dü­ze­ni­ni sars­ma­yan ve onu baş­ka­sı­nın acısı kar­şı­sın­da yeniden, daha sert bir biçimde kur­ma­yan bir üzülüş, sadece bir duygu is­ra­fı­dır.

Eyleme dö­nüş­me­yen, insanın kendi canını yak­ma­yan, onu konfor a­la­nın­dan dışarı atmayan her üzüntü, bir süre sonra vicdanı bes­le­yen di­ril­ti­ci bir pınar olmak yerine; onu sadece avutup uyutan, pa­sif­leş­ti­ren ve kurulu düzene entegre eden teh­li­ke­li bir masala dönüşür.

Bugün asıl ihtiyaç duy­du­ğu­muz şey daha fazla felaket haberi izlemek, daha fazla kanlı görüntü pay­laş­mak ya da daha sert bed­du­a­lar etmek de­ğil­dir; asıl ihtiyaç, sahip ol­du­ğu­muz bu yalın bilgiyi ahlâki bir karara, o kararı ta­viz­siz bir sü­rek­li­li­ğe, sü­rek­li­li­ği de kit­le­le­ri dö­nüş­tü­re­cek ortak bir so­rum­lu­luk bi­lin­ci­ne çe­vi­re­bil­mek­tir. Ancak o mu­kad­des eşik a­şıl­dı­ğın­da öfke, geçici bir psi­ko­lo­jik boşalma, bir deşarj yöntemi ol­mak­tan çıkar ve tarihin o ağır çark­la­rı­na mü­da­ha­le e­de­bi­le­cek sahici, kurucu ve yı­kıl­maz bir iradeye dönüşür.

Bi­lin­me­li­dir ki;

Tarihin o u­nut­kan­lı­ğa asla geçit ver­me­yen, a­cı­ma­sız ve soğuk ha­fı­za­sı yal­nız­ca yer­yü­zü­nü kana bulayan za­lim­le­ri, şe­hir­le­ri ha­ri­ta­dan silen iş­gal­ci­le­ri ve da­ra­ğaç­la­rı­nı kuran muk­te­dir­le­ri kay­det­mez. O şaşmaz ve ta­raf­sız kayıt defteri, zulüm bütün a­ğır­lı­ğıy­la hüküm sü­rer­ken hangi top­lum­la­rın diri ka­la­bil­di­ği­ni, han­gi­le­ri­nin o süslü ma­ze­ret­le­ri­nin ar­ka­sı­na sı­ğın­dı­ğı­nı, han­gi­le­ri­nin ha­ki­ka­ti bütün çıp­lak­lı­ğıy­la gördüğü halde kendi sıcak kon­fo­ru­nu terk etmeye cesaret e­de­me­di­ği­ni de ince ince kay­de­der.

Yarın, bu fırtına din­di­ğin­de geçmişe dönüp ba­kıl­dı­ğın­da say­fa­la­ra yal­nız­ca gökten yağan bom­bar­dı­man­lar, aylar süren açlık ku­şat­ma­la­rı, mec­lis­ler­den geçen işgal ka­rar­la­rı ve mah­ke­me­ler­den çıkan o yasa dışı idam dü­zen­le­me­le­ri ya­zıl­ma­ya­cak­tır. Aynı sa­rar­mış say­fa­la­ra, bütün o kanlı trajedi ya­şa­nır­ken, ço­cuk­lar pa­ram­par­ça e­di­lir­ken kim­le­rin o iş­gal­ci­ler­le ti­ca­re­ti­ni hiçbir şey olmamış gibi yüz­süz­ce sür­dür­dü­ğü, kim­le­rin u­lus­la­ra­ra­sı dip­lo­ma­tik den­ge­ler ve devlet aklı adına derin bir sus­kun­lu­ğa bü­rün­dü­ğü de ya­zı­la­cak­tır. Kim­le­rin ekran kar­şı­sın­da sahte bir üzüntü gös­te­ri­si ser­gi­le­yip fiili hayatta tü­ke­ti­min­den, ra­ha­tın­dan zerre vaz­geç­me­di­ği, kim­le­rin çok büyük, çok hamasi sözler söy­le­yip masanın altında ne kadar küçük, ne kadar bayağı he­sap­lar yaptığı da tarihin o si­lin­mez sa­tır­la­rın­da yerini a­la­cak­tır.

Zira tarihin ha­fı­za­sı, in­san­la­rın günü kur­tar­mak için bir­bi­ri­ne an­lat­tı­ğı o yumuşak, o ikna edici ve vicdan ak­la­yı­cı ma­ze­ret­ler­den çok daha katı, çok daha ta­viz­siz­dir.

Çünkü tarih, insanın di­lin­den dökülen niyet be­ya­nı­nı, kal­bin­de­ki saklı mer­ha­me­ti ya da iyi niyetli te­men­ni­le­ri­ni değil; sahada ne kadar bedel ödeyip ö­de­me­di­ği­mi­zi, şahsi ra­ha­tı­mız­dan hakikat uğruna ne ölçüde vaz­geç­ti­ği­mi­zi ve dünyayı dö­nüş­tür­mek için ne kadar sahici bir alan aç­tı­ğı­mı­zı esas alır.

Bu nedenle, bugün kendi ya­ka­mı­za ya­pı­şa­rak sor­ma­mız gereken en esaslı soru, düş­ma­nın ne kadar zalim, ne kadar barbar ya da ne kadar do­na­nım­lı olduğu de­ğil­dir; asıl mesele, bizim bu vahşet kar­şı­sın­da ne kadar dürüst, ne kadar samimi ve kendi id­di­a­la­rı­mı­za ne kadar sadık ol­du­ğu­muz­dur.

Çünkü zalimin hoy­rat­lı­ğı, kan dö­kü­cü­lü­ğü ve hukuk ta­nı­maz­lı­ğı zaten onun varoluş ta­bi­a­tı­nın, ka­ran­lık kod­la­rı­nın doğal bir ge­re­ği­dir; asıl tarihin yönünü be­lir­le­ye­cek olan şey, maz­lu­mun hemen yanı başında kaya gibi durması ge­re­ken­le­rin kendi iç­le­rin­de ne kadar sahici, ne kadar bedel ödemeye hazır bir vicdan ta­şı­dı­ğı­dır.

Bugün bize düşen ve bizi bir ateş çem­be­rin­den ge­çi­re­cek olan en acil görev, ekran başında öfkenin sesini daha da yük­selt­mek­ten, daha büyük ka­la­ba­lık­lar­la daha yüksek de­si­bel­li slo­gan­lar at­mak­tan önce; vic­da­nın o ağır, o sarsıcı ve ta­viz­siz iç di­sip­li­ni­ni şah­si­ye­ti­miz­de yeniden kur­mak­tır.

Eğer ger­çek­ten Aksa’nın ka­pı­la­rı­na vurulan o ağır demir kilidin, sadece Fi­lis­tin’deki bir mabedin değil, bizzat bizim kendi iç dün­ya­mı­zın, kendi i­ra­de­mi­zin de ki­lit­len­me­siy­le ilgili ol­du­ğu­na iman e­di­yor­sak; işe önce kendi kal­bi­mi­zi felç eden o tüketim a­lış­kan­lık­la­rıy­la sa­va­şa­rak baş­la­mak zo­run­da­yız.

Bizi yal­nız­ca ekran başında izleyen, iz­le­dik­çe his­siz­le­şen, his­siz­leş­tik­çe durumu ka­nık­sa­yan birer dilsiz se­yir­ci­ye dö­nüş­tü­ren o konfor re­ji­miy­le; bütün ahlaki ve insani so­rum­lu­luk­la­rı­mı­zı Twitter’da atılan bir kınama cüm­le­si­ne, imza atılan dijital bir di­lek­çe­ye havale eden o iç ra­hat­la­tı­cı sahte dille kanlı bıçaklı bir he­sap­laş­ma­ya girmek zo­run­da­yız.

Dev­ril­miş, u­fa­lan­mış ve sı­nır­la­rı cet­vel­ler­le çi­zil­miş bir ümmetin, o derin uy­ku­sun­dan sıy­rı­la­rak yeniden ayağa kalk­ma­sı; yal­nız­ca dı­şa­rı­da­ki, sı­nır­lar­da­ki düşmana diş bi­le­me­siy­le, ona lanet o­ku­ma­sıy­la mümkün de­ğil­dir.

Bu diriliş, önce i­çe­ri­de­ki, kendi i­çi­miz­de­ki kor­kak­lık­la, o bitmek bilmez çı­kar­cı­lık­la, ha­re­ke­te geçmeyi yarına bırakan er­te­le­mey­le, pa­ram­par­ça olmuş gün­dem­ler­le ve “ben tek başıma ne ya­pa­bi­li­rim ki” diyerek bir­bi­ri­ni ucuz ma­ze­ret­ler­le o­ya­la­yan o has­ta­lık­lı, çürük zih­ni­yet­le yüz­leş­me­siy­le müm­kün­dür.

Bu devasa yüz­leş­me asla kolay bir he­sap­laş­ma de­ğil­dir; zira insan fıtratı, kendi ku­su­ru­nu örtmek için baş­ka­sı­nın suçunu, düş­ma­nın bar­bar­lı­ğı­nı teşhis etmeyi her zaman daha kolay, daha zah­met­siz ve daha az sancılı bulur.

Fakat gözden ka­çı­rı­lan hakikat şudur ki; kan ter içinde kalınan o ağır iç mu­ha­se­be ya­pıl­ma­dan dı­şa­rı­ya karşı edilen her kınama eksik, kendi çıkar dü­ze­ni­miz­den bir arınma olmadan zalime karşı kurulan her lanet cümlesi hedefe u­laş­ma­dan düşecek kadar kısa ömürlü kalmaya mah­kûm­dur.

Bütün bu ataleti kırmak ve bu ka­ran­lık gir­dap­tan çı­ka­bil­mek için elzem olan tek şey; öfkeyi boşa sav­ru­lan bir buhar ol­mak­tan çıkarıp, zalimin sis­te­mi­ni ki­lit­le­ye­cek bir eyleme tercüme edecek; imanı, cami av­lu­la­rın­dan çıkarıp sokağın, ti­ca­re­tin ve si­ya­se­tin or­ta­sın­da o­muz­la­nan bir so­rum­lu­luk­la bu­luş­tu­ra­cak ve acıyı sadece ekranda sey­re­di­len bir dizi gö­rün­tü­sü ol­mak­tan çıkarıp hep beraber o­muz­la­na­cak ortak bir ağırlık haline ge­ti­re­cek olan ahlâki bir se­fer­ber­lik­tir.

Bu büyük se­fer­ber­lik yal­nız­ca belirli gün­ler­de belirli mey­dan­lar­da top­la­nıp bayrak sal­la­mak­tan ibaret, dar ve şekilci bir eylem türü de­ğil­dir.

O; ce­bi­miz­de­ki e­ko­no­mik ter­cih­ten zih­ni­miz­de­ki kül­tü­rel tutuma, küresel ser­ma­ye­ye siyasal baskı ü­ret­mek­ten, so­ka­ğı­mız­da sivil ve sar­sıl­maz da­ya­nış­ma ağları kurmaya; mek­tep­ler­de öğ­re­ti­len eğitim di­lin­den, te­le­viz­yon­lar­da kurulan medya diline kadar hayatın bütün kılcal da­mar­la­rın­da hakikat lehine risk almayı, bedel ödemeyi göze alan yekpare bir bü­tün­lük ge­rek­ti­rir.

Çünkü zulüm yer­yü­zün­de yal­nız­ca tankın pa­le­tiy­le, tüfeğin nam­lu­suy­la veya zin­da­nın soğuk de­mi­riy­le i­ler­le­mez. O, asıl yıkıcı gücünü kit­le­le­rin u­nut­kan­lı­ğın­dan, kom­şu­nun il­gi­siz­li­ğin­den, insanın o bitmek bilmez tüketim iş­ta­hın­dan, suni gün­dem­ler­le par­ça­lan­mış dik­kat­ler­den ve top­lum­la­rın yavaş yavaş, santim santim his­siz­le­şe­rek kö­tü­lü­ğe a­lış­ma­sın­dan alır.

Dünyayı saran bu or­ga­ni­ze ve devasa ka­ran­lı­ğa ve­ri­le­cek o tek ve hakiki cevap ise; bir saman alevi gibi par­la­yıp sönen duy­gu­sal pat­la­ma­lar­dan, anlık kriz­ler­den değil; uzun soluklu, geri adım atmayan, ilkeli, di­sip­lin­li ve bedel ödemeye yeminli o vicdani sü­rek­li­lik­ten do­ğa­bi­lir.

Çünkü tarihin en temel ku­ra­lı­dır:

Kalıcı, ku­rum­sal­laş­mış ve sis­tem­li kötülük, ancak onu aşacak kadar kalıcı, inatçı ve sis­tem­li bir iyilik se­ba­tıy­la alt e­di­le­bi­lir; hiçbir köklü temeli olmayan o gü­nü­bir­lik, dağınık öfke, ku­rum­sal­laş­mış ve diş­le­ri­ne kadar si­lah­lan­mış bir zulmün kar­şı­sın­da çoğu zaman bir sis ta­ba­ka­sı gibi yavaşça dağılıp gider.

Bütün bu uzun, sancılı ve insanın yüzünü yere eğdiren yü­rü­yü­şün sonunda, me­se­le­nin gelip da­yan­dı­ğı o ka­çı­nıl­maz ve sert duvar yine aynıdır.

Bugün o soğuk infaz o­da­la­rın­da, etrafı silahlı a­dam­lar­la çevrili o ka­ran­lık av­lu­lar­da da­ra­ğa­cı­na gö­tü­rül­mek istenen şey yal­nız­ca belli be­den­ler, i­sim­le­ri lis­te­le­re ya­zıl­mış mah­kûm­lar de­ğil­dir. O urganın ucunda asıl bo­ğul­mak istenen; insanın hakikat uğruna, inancı ve toprağı uğruna bütün dünyayı kar­şı­sı­na alarak ayağa kal­ka­bil­me iradesi, kar­deş­li­ğin sadece dilde kal­ma­yan o kanlı be­de­li­ni ö­de­ye­bil­me cid­di­ye­ti ve vic­da­nın kaba güce rağmen diz çök­me­den ayakta ka­la­bil­me o­nu­ru­dur.

Zin­da­nın o ru­tu­bet­li ka­ran­lı­ğın­dan çı­ka­rı­lıp infaz seh­pa­sı­na vakarla, a­dım­la­rı­nı hiç tit­ret­me­den yü­rü­tü­len o insanın bedeni, düş­ma­nın elinde kilitli bir tutsak o­la­bi­lir. Fakat ölüm kor­ku­su­nu fersah fersah aşmış, dünyevi bütün he­sap­la­rı geride bı­rak­mış, top­ra­ğı­nı ve i­nan­cı­nı kendi tatlı ca­nın­dan daha üstün tutmuş bir ruhun asıl anlamda esir e­dil­di­ği­ni, mağlup düş­tü­ğü­nü iddia etmek im­kân­sız­dır.

Oysa buna kar­şı­lık, dı­şa­rı­da, bin­ler­ce ki­lo­met­re u­zak­ta­ki güvenli ev­le­rin­de, parlak ek­ran­la­rı­nın kar­şı­sın­da olup biten bu vahşeti ça­re­siz­ce izleyen ka­la­ba­lık­la­rın durumu çok daha va­him­dir.

Zulmü en sert, en süslü söz­ler­le mahkûm ettiği halde kendi kon­for­lu hayat dü­ze­nin­den hiçbir şeyi ek­silt­me­yen, mar­ket­te­ki tüketim a­lış­kan­lık­la­rı­nı, şahsi e­ko­no­mik he­sa­bı­nı, akşam ye­me­ği­nin sı­cak­lı­ğı­nı do­ku­nul­maz bir tabu olarak gören o devasa yı­ğın­la­rın ger­çek­ten özgür ol­du­ğu­nu söy­le­mek, insanın kendi aklına e­de­bi­le­ce­ği en büyük ha­ka­ret­tir.

Çünkü tarihin o şaşmaz te­ra­zi­sin­de da­ra­ğa­cın­da sal­la­nan yal­nız­ca o mah­kû­mun yorgun bedeni de­ğil­dir; çoğu zaman o seh­pa­nın göl­ge­sin­de asılı duran, dı­şa­rı­da kalarak hayatta kal­dı­ğı­nı sa­nan­la­rın çiğ­nen­miş onuru ve bü­tü­nüy­le iflas etmiş in­san­lık id­di­a­sı­dır.

Bu keskin ayrım nok­ta­sın­da, şehadet fikrini yal­nız­ca dini me­tin­ler­de geçen duy­gu­sal bir yücelti, u­la­şı­la­maz bir makam olarak o­ku­mak­tan vaz­ge­çip; onu ölüm teh­di­di­ni bü­tü­nüy­le an­lam­sız­laş­tı­ran, zalimin e­lin­de­ki silahı iş­lev­siz kılan derin ve sarsıcı bir varoluş tavrı olarak anlamak mec­bu­ri­ye­tin­de­yiz.

Çünkü ölümü ha­ki­kat­ten vaz­geç­me­nin, geri adım atmanın veya teslim olmanın bir kar­şı­lı­ğı olarak değil; tam aksine, ha­ki­ka­te sa­da­ka­tin muh­te­mel, şerefli ve ka­çı­nıl­maz bedeli olarak se­rin­kan­lı­lık­la kar­şı­la­yan insan, o zorba ik­ti­da­rın e­lin­de­ki en büyük kozu tek hamlede boşa çıkarır.

İşte tam bu kırılma anında, da­ra­ğa­cı­nın ger­çek­te kime ait olduğu, o infaz seh­pa­sı­nın kimi yendiği sorusu bütün a­ğır­lı­ğıy­la, bir dağ gibi önümüze yığılır.

Ölüm kor­ku­su­nu kendi içinde öl­dür­müş bir insana yö­nel­ti­len her tehdit, onun ruhunu teslim a­la­ma­dı­ğın­da, dönüp dolaşır ve o asıl çöküş teh­di­di­ni bizzat onu yö­nel­ten zalimin boynuna dolar; çünkü baskı ve vahşet art­tık­ça, gücün o sahte meş­ru­i­ye­ti de aynı hızla kan kay­be­de­rek tükenir.

Buna kar­şı­lık, bütün ha­ya­tı­nı, bütün gelecek ha­yal­le­ri­ni bü­tü­nüy­le emniyet, makam ve be­den­sel rahat üzerine kurmuş olan o iz­le­yi­ci top­lu­luk­lar çok daha sinsi, çok daha kalıcı ve çok daha derin bir teh­li­key­le karşı kar­şı­ya­dır. Onları bek­le­yen o büyük tehlike aniden gelen be­den­sel bir ölüm değil; yüreğin yavaş yavaş kö­rel­me­si, ha­ki­ka­te karşı duyulan o insani has­sa­si­ye­tin ses­siz­ce sönmesi ve insanın zamanla kendi kon­fo­ru­nu put­laş­tı­ra­rak ona tapmaya baş­la­ma­sı­dır.

Böylesi bir çürüme, bir toplumu sa­vaş­lar gibi bir anda, büyük bir gü­rül­tüy­le yık­ma­ya­bi­lir; ama onu içten içe bo­şal­tır, onu ahlâki bir ha­ra­be­ye çevirir, tarih kar­şı­sın­da ha­fif­le­tir ve sonunda o devasa ka­la­ba­lı­ğı, rüz­gâ­rın önünde sav­ru­lan, hiçbir a­ğır­lı­ğı olmayan dağınık bir köpüğe dö­nüş­tü­rür.

Eğer biz bugün gö­zü­mü­zün önünde kurulan bu ka­ran­lık sahneyi, bu sis­tem­li soy­kı­rı­mı yal­nız­ca akşam bül­ten­le­rin­de tü­ke­ti­len sıradan bir haber gibi harcar, onu anlık öfke kriz­le­riy­le ve sosyal med­ya­da­ki kınama cüm­le­le­riy­le ge­çiş­ti­rir­sek, o korkunç sonu kendi el­le­ri­miz­le ha­zır­la­mış oluruz.

Baş­ka­la­rı­nın suçunu sayıp dö­ker­ken kendi o­muz­la­rı­mız­da­ki o ağır so­rum­lu­lu­ğu sürekli yarına, baş­ka­la­rı­na veya ge­le­cek­te­ki bir kur­ta­rı­cı­ya er­te­le­me­ye devam et­ti­ği­miz sürece; yarın o büyük hesap gününde tarihin, vic­da­nın ve mutlak a­da­le­tin önüne çık­tı­ğı­mız­da ba­şı­mı­zı yerden kal­dı­ra­ma­ya­ca­ğız.

O gün gel­di­ğin­de, kay­be­di­len şeyin yal­nız­ca siyasi bir güç, coğrafi bir üs­tün­lük veya kay­be­dil­miş sa­vaş­lar ol­ma­dı­ğı­nı çok net görecek; asıl yi­ti­ği­mi­zin ru­hu­mu­zun içsel kıblesi, kar­deş­li­ği­mi­zin can yakıcı a­ğır­lı­ğı ve in­san­lı­ğı­mı­zı ayakta tutan o gö­rün­mez ahlâki omurga ol­du­ğu­nu, e­ti­miz­den kan sı­zar­ca­sı­na, çok daha acı bir şekilde an­la­ya­ca­ğız.

İnsanın kendi vic­da­nı­na karşı iş­le­ye­bi­le­ce­ği en büyük cürüm, hak­sız­lı­ğı gördüğü halde kendi nizamı bo­zul­ma­sın diye ses­siz­li­ğin o güvenli ve ka­ran­lık ma­ğa­ra­sı­na sak­lan­ma­sı­dır. Oysa o mağara insanı düş­man­dan korumaz; o mağara insanı kendi in­san­lı­ğın­dan, kendi ha­ki­ka­tin­den ve ni­ha­ye­tin­de va­ro­lu­şu­nun ga­ye­sin­den ko­pa­ra­rak yaşayan bir ölüye çevirir.

Bu nedenle bugün, hava ka­rar­dı­ğın­da ve gece yer­yü­zü­nün üzerine çök­tü­ğün­de, kendi i­çi­miz­de­ki o derin ses­siz­lik­le baş başa kal­dı­ğı­mız­da ihtiyaç duy­du­ğu­muz şey; mey­dan­lar­da atılan o gös­te­riş­li, ka­fi­ye­li söz­ler­den önce çok daha dürüst, çok daha ka­na­tı­cı bir iç yüz­leş­me­dir.

Bizim acilen muhtaç ol­du­ğu­muz kudret, kon­fe­rans sa­lon­la­rın­da irad edilen o yüksek sesli, hamasi nu­tuk­lar­dan önce; ha­ya­tı­mı­zı dö­nüş­tü­re­cek, ter­cih­le­ri­mi­zi de­ğiş­ti­re­cek o sahici, ağır ve sar­sıl­maz so­rum­lu­luk bi­lin­ci­dir.

Mil­yon­la­rın tek bir ağızdan tek­rar­la­dı­ğı o devasa slo­gan­lar­dan önce; gecenin ıs­sız­lı­ğın­da, kendi nef­si­miz­le yaka paça olarak ve­re­ce­ği­miz o ta­viz­siz, o ağır ahlâki ka­rar­dır. Çünkü ancak bu içsel devrim ger­çek­leş­ti­ğin­de, ancak insan kendi i­çin­de­ki o konfor putunu de­vir­di­ğin­de, gö­zün­de­ki o kör edici perde yır­tı­lır.

İşte ancak o zaman, bugün Fi­lis­tin’de o ka­ran­lık da­ra­ğa­cın­da sal­la­na­nın yal­nız­ca baş­ka­la­rı­nın çaresiz bedeni değil; bizim kendi sus­kun­lu­ğu­muz­la, kendi dünyevi he­sap­la­rı­mız­la ve kendi kor­kak­lı­ğı­mız­la her gün pa­ram­par­ça et­ti­ği­miz o ortak, mu­kad­des o­nu­ru­muz ol­du­ğu­nu bütün hüc­re­le­ri­miz­le idrak e­de­bi­li­riz.

Bedeli hayatta iken kendi i­ra­de­siy­le ö­den­me­miş, uğrunda yara a­lın­ma­mış ve ra­ha­tın­dan vaz­ge­çil­me­miş hiçbir onur, insanın boy­nun­da bir şeref ma­dal­ya­sı olarak kalamaz; o onur eninde sonunda yer­yü­zü­ne düşer ve baş­ka­sı­nın kurduğu o kanlı seh­pa­nın göl­ge­sin­de, ses­siz­li­ğin ve utancın rüz­gâ­rıy­la e­be­di­yen sal­lan­ma­ya mahkûm olur.

Dert e­de­bil­mek te­men­ni­siy­le…

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • VİCDANIN YÜKSELİŞİ - 05 Şubat 2025
  • Fetret döneminden geçiyoruz - 30 Ekim 2024
  • Toplumdaki Öfkenin Kökleri: Nereye Yanlış Gittik? - 06 Ekim 2024
  • Gördüm, Okudum, Yazdım; Hep Ağladım - 11 Eylül 2024
  • Sevgiyi yeşertebilir misiniz? - 08 Eylül 2024
  • İyiler - 15 Haziran 2024
  • Laiklik - 24 Şubat 2024
  • Ezan Okunan Her Yer Vatandır - 05 Kasım 2023
  • Kokusuz ve Dikensiz Güller - 28 Eylül 2023
  • Teknolojik Esaretimiz - 13 Ağustos 2023
  • Kalbimiz Başka Söylüyor Aklımız Başka - 13 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • Dimyat'a giderken olanlar! - 20 Nisan 2023
  • Tutunduğumuz Dal Kurumuş Değil - 21 Mart 2023
  • Peki ya Ahlâki deprem? - 15 Şubat 2023
  • Haz ve Hız Çağı - 05 Şubat 2023
  • Din(i)dar - 09 Ocak 2023
  • Kelimelerin Gücü Aşkına - 21 Aralık 2022
  • Çağın Mottosu - 28 Kasım 2022
  • Kalemler Emanettir - 31 Ekim 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
 Şaban Öztürk
Şaban Öztürk
MERHAMETLİ ÇOCUKLAR.!
Yasin Şen
Yasin Şen
KÖTÜLÜĞÜN İFADESİ
ANNE EN DEĞERLİ VARLIKTIR
Lokman ÖZKUL
ANNE EN DEĞERLİ VARLIKTIR
Zamanın Eskitemediği Alfabe
Yalçın Sevim
Zamanın Eskitemediği Alfabe
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK
Mustafa ŞENGÜL
Mustafa ŞENGÜL
Hayat kısa, sözler kalıcı: Varken değer vermeyi öğrenmek
Çok Okunan Haberler
Kasımpaşa – Galatasaray Maçı Saat Kaçta ve Hangi Kanalda Canlı Yayınlanacak?
Kasımpaşa – Galatasaray Maçı Saat Kaçta ve Hangi Kanalda Canlı...
Afyon’da Öztürk Ailesinin Acı Günü
Afyon’da Öztürk Ailesinin Acı Günü
Fenerbahçe – Eyüpspor Maçı Saat Kaçta ve Hangi Kanalda Yayınlanacak?
Fenerbahçe – Eyüpspor Maçı Saat Kaçta ve Hangi Kanalda Yayınlanacak?
Özdilek Holding Afyonkarahisar çalışanı Yunus Emre Yeşilkaya hayatını kaybetti
Özdilek Holding Afyonkarahisar çalışanı Yunus Emre Yeşilkaya hayatını...
Afyonkarahisar’da Bugün Vefat Edenler: 15 Mayıs 2026
Afyonkarahisar’da Bugün Vefat Edenler: 15 Mayıs 2026
Afyonkarahisar SMMM Odası Disiplin Kurulu Başkanı Hasan Demirel vefat etti
Afyonkarahisar SMMM Odası Disiplin Kurulu Başkanı Hasan Demirel vefat...
Ana Sayfa
Afyon Haber
Afyon İş İlanları
Gündem
Asayiş
Siyaset
Spor
Ekonomi
Yaşam
Son Depremler
Sivil Toplum
İslam
Sağlık
Dünya
Bölge
Türkiye
Magazin
Eğitim
Sanat
Alışveriş
Vefatlarımız
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Günün Haberleri
Arşiv
Anketler
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Asayiş
  • Bölge
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Sağlık
  • Sanat
  • Siyaset
  • Spor
  • Türkiye
  • Vefatlarımız
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Anketler
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri
Google Play
ücretsiz indirin

  • Rss
  • Sitemap
  • Sitene Ekle
  • Yayın Politikası / Sorumluluk Reddi
  • Hizmet Şartları
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
  • Hakkımızda

Son dakika Afyon haberlerini doğru, güvenilir ve tarafsız gazetenizde takip edin, Afyon gündeminden haberiniz olsun. Afyon Kent Haber'in tüm hakları saklıdır.

Yazılım: Tumeva Bilişim

AfyonKentHaber