Çoğumuz bilginin içimizdeki uyanışına şahitlik ederken aslında onun bizde zaten saklı olduğu gerçeğini pek düşünmeyiz. Halbuki anlamak ve öğrenmek hemen daima hatırlamak şeklinde gerçekleşir. Bir şeyi anlamaktan duyduğumuz haz, esasen onu hatırlamış olmaktan aldığımız zevkin ifadesidir.
Anlamak hatırlamak demek olduğuna göre, o vakit bilginin ve tecrübenin bizde zaten mevcut bulunduğunu da kabul etmiş oluruz.
İnsan ileriye dönük düşünüldüğünde daima öğrenen, anlayan, hatırlayan bir varlık. Geçmişe dönüp bakıldığında ise unutan, öğrenmek ve anlamaktan kaçan bir yolcu. İki hâl üzerinden devam eden hayatı unutmak ve hatırlamak şeklinde izah edebiliriz.
Karşılaşmalar, tesadüfler öğrenme zamanı pek güzel işleyen bir imkân oluverir insan hayatında. Mânen bir davet vuku bulduğunda ve vakit geldiğinde hesaba gelmeyen zamanlardan beri içimizde uyuyan bir şeyler uyanmaya, insan kendi gerçeğinin üzerindeki bilinmezlik perdesini çekip almaya başlar. Hayatın seyri esasen buna göredir. Bitmeyen hay huy, doymayan nefis, anlamsızca işler, faydasız meşguliyetler o zaman bize gerçek yüzünü de gösteren birer düşmana dönüşür.
Sözün özü, yaşamak hatırlamak için gösterdiğimiz bir çabanın adıdır. Herkesin yüzünde unutmanın, geldiğimiz yeri bir türlü idrak edememenin perişanlığı okunuyor. Hatırlayan ve hayatını buna göre yaşayan insanların sayısı ise azdan az. Ancak hayat nasıl yaşanırsa yaşansın eninde sonunda bir şeyi anlamamızı bizden bekler gibi sessizliğe bürünüyor. Sessizliğin hakikati var olan her şeye de meydan okuyor.
Yaşamın gönül yoran hay huyu, nihayetinde sakin ve yalnız kalmak, anlamak ve hatırlamak için yaratılan insanın vazifesini yeniden idrak edebilmesi için özde bir davet oluyor.










