Bütün varlığına rağmen dünyada sonsuz bir hiçliğin tam içinde yaşıyor gibiyiz. Herkes bir gün bu âlemden meçhul bir âleme çekilip gidiyor. Geride "benim" dediği fakat onun olmayan mal, mülk, para, şöhret, evlat ve bir sürü şey bırakarak...
Her şeyin böylesine gelip geçici oluğu hakikati her gün yaşanıp durduğu hâlde insan neden bunun üzerinde durup düşünmez? Gerçeği reddedercesine niçin bu madde âlemine bu kadar hapsolur?
Her gün bir şey, bir gün her şey elimizden kayıp gidiyor. Hiç var olmamış gibi zamanı gelince yok oluyoruz. Bu kadar fâniyken dünyada tükenmez hesapların içine düşenlerin aklından şüphe edilmez mi?
Bir garip âlem bu insanoğlu! Ölmeyecekmiş gibi yaşadığı dünyadan ansızın ve sahip olduğunu zannettiği her şeyi geride bırakarak çekip gidiyor. Öyleyse bu âlemde insanın "benim" diyebileceği nesi var?
Maddî şeylerin bir zenginlik olmadığı da buradan anlaşılıyor. Duygu zenginliği, gönül zenginliği unutulduğu zaman dünyadaki hiçbir zenginliğin bir şey ifade etmediği; eşyayı, parayı, makamı gözünde çok büyüten insanın acınası hâlinden de anlaşılıyor.
Bu dünya değirmen misâli sayısız zamanlardan beri insanı, olayları, durumları, eşyayı öğütüyor. Üzerine bastığımız toprağın kaç insanın bedeninde hayat bulduğunu ve kimlerden geriye kaldığını bile bilme imkanımız yok. Çünkü bu dünyanın bir başlangıcı yok. İnsan burada hep vardı. Var olmaya da devam edecek.
O zaman burada asıl mevzu nedir?
Asıl mevzu bilmek, anlamak, tecrübe etmek, sevmek, hoş görmek, hizmet etmek...
Önceden olduğu gibi, bugün de bilgiyi ve sevgiyi esas alıp kendinden kendine bir yolcu olduğunu anlayan insanlar yetiştirmektir dünyanın görevi. Öyleyse insanın niçin yaratıldığını, neden var edildiğini, nasıl huzurlu olabileceğini yeniden hatırlaması gerekir. Yoksa bir gösteriş budalalığına düşmüş dünyada yaşanan her gün, gönlümüze ve vicdanımıza cevabı bir türlü bulunamayan sorular yükleyip de bizi huzursuz etmeye devam edecektir.
Yasin Şen











