Yaşadığımız olaylar öyle sayfaların arasına sıkıştırılacak alelade birer “asayiş vukuatı” değildir.! Yaşananlar, bu memleketin sosyal dokusunun nasıl lime lime olduğunu, sinir uçlarımızın nasıl uyuştuğunu ve içeriden nasıl bir çürüme ile karşı karşıya kaldığımızı gösteren sert birer kırılmadır.! Eğer meseleye hâlâ “Fail kim, ceza ne?” sığlığından bakıyorsanız, siz de bu çürümenin bir parçası olmuşsunuz demektir çünkü ortada sadece patlayan silahlar, dökülen kanlar yok; kaybedilmiş bir nesil var..! Kahramanmaraş’taki okulsaldırısında bir çocuğun son sözü “Affet beni!” oldu. Bu iki kelime, aslında hepimizin suratına çarpılmış ağır bir tokattır. O söz, bizim sahte huzurumuza, “Okula gidiyor ya!” konforumuzun ikiyüzlülüğüne bir ağıttı. O söz, gecikmiş bir fark edişin dışında, sistemli bir terk edilmişliğin itirafıdır.! Evle okul arasına sıkışmış, -anne-baba da dâhil- kimsenin ruhuna dokunmadığı, kimsenin “Neyin var? Ne istiyorsun? Ne hissediyorsun? Fikrin ne?” diyerek gözünün içine bakmadığı bir çocuk.. Bu boşluk, bugün ülkemizin en hayatî milli güvenlik meselesidir.
Sorun bir anda mı oluştu?
Elbette, hayır! Göz göre göre, davul çala çala geldi. Bir çocuk odasına kapanıyor, dijital dünyanın dehlizlerinde kayboluyor, silaha merak sarıyor ve psikoloğu “Takip edilmeli” diyor ama kimse kılını kıpırdatmıyor. O alarm zilleri sağır sultanın duyacağı kadar şiddetli çalmış olsa da herkes kulaklarını kendi konforuna ayarladığı için duymadı. İstanbul’da çizgi film isimleriyle anılan, sosyal medyada racon kesen, gençleri “asker” devşirmek için pusuda bekleyen çeteler.. Devletin ve toplumun bıraktığı her boşluğu, bir suç örgütü ya da radikal bir yapı dolduruyor. Sahipsiz bıraktığımız, sokağın vicdanına terk ettiğimiz her çocuk, bugün karşımıza namlu olarak çıkıyor.
Burada ciddi bir özeleştiri yaparak en acı, en can yakıcı gerçeği de konuşalım: Artık şu “Şimdiki çocuklar bozuldu” söylemini bırakalım. Bozulan çocuklar değil, biziz. Sistemli bir şekilde çocuklarımızı ihmal ettiğimiz için bu sonucun suçlusu biziz. Aile, “Karnı tok, sırtı pek, okuluna gidiyor işte” diyerek vicdanını uyuttu ama günün sonunda böyle olmadığını acı bir tecrübe ile öğrendi. Okul, “Müfredatı yetiştirdim, sınavı yaptım” diyerek memuriyetini kurtardı. Devlet ise, “Mevzuat tıkır tıkır işliyor” diyerek kâğıt üzerinde asayişi sağladı.
Ya çocuk?! Çocuk, bu devasa boşlukta yapayalnız kaldı. Zihni boşta kalan çocuk, suçun ve şiddetin en elverişli tarlası haline geldi. Hele ki bu zihin, bir de silahla tanıştırılınca ortaya işte bu tür dramlar çıktı. Psikolojik açıdan kırılgan olduğu tescilli bir çocuğu “Atışa götürmek” bireysel bir hata değildir; bu, bu toprakların genetiğine işlemiş hastalıklı bir güç gösterisidir. “Benim oğlum erkek adam”, “Göster amcalara bakiim”, “Erkek adam ağlamaz”,
“Benim çocuğum şöyledir, böyledir” saçmalıklarıyla vakit kaybedecek lüksümüz yok. Hayırlı günler diliyorum.
Tarih: 18 Mayıs 2026, Pazartesi










