Bizler ekranlarımızı kaydırıp yapay zekânın yazdığı vasat şiirlere veya çizdiği komik kedi fotoğraflarına bakıp kıkırdarken, dünyanın efendileri çoktan yeni bir ölüm makinesinin fişini prize taktı. Adına “teknolojik devrim”diyerek yutturmaya çalıştıkları bu yeniçağ, aslında insan kanının silikon çiplerde soğutulduğu, ahlâkın ve vicdanın kod satırları arasında yok edildiği bir dijital mezbahadan başka bir şey değil.
Allah aşkına uyanalım! Eğer Hollywood filmlerindeki kırmızı gözlü, lazer silahlı metal iskeletleri bekliyorsak daha çok bekleriz. Kıyamet koparken metalik bir gürültü duymayacağız; sadece devasa bir sunucu odasından gelen hafif, soğuk bir uğultu olacak. Bugün yapay zekâ, savaşın doğasını kökünden değiştiriyor. Mesele artık sadece gelişmiş dronlar veya akıllı füzeler değil; asıl mesele, “hedef belirleme” mekanizmalarının insan elinden çıkıp, saniyede milyonlarca veriyi işleyen ve kimin yaşayıp kimin öleceğine karar veren o hissiz “kara kutulara” devredilmesidir.
İnsanın savaşta bile bir sınırı vardır: Yorulur, korkar, belki o an bir vicdan azabı çeker. Yapay zekânın ise sadece optimizasyon hedefleri vardır. Bir komutanın günlerce haritalar üzerinde düşünerek sivil kayıpları asgariye indirmeye çalışarak vereceği kararı, yapay zekâ saniyenin binde biri hızında verir. Peki, o karar ne kadar insanîdir? Hiç! Silikon Vadisi’nin vegan beslenen, bisiklete binen ve dünyayı kurtarmaktan bahseden o “ilerici teknoloji baronları”, bugün modern çağın en büyük silah tüccarlarına dönüşmüş durumda. Savaşın maliyeti artık cepheye sürülen askerin kan bedeli değil, veri merkezlerinin elektrik faturası ve işlemci gücü hesaplamalarına indirgenmiş vaziyette. Ölüm, insanlık tarihinin hiçbir döneminde bu kadar "seri üretime" bağlanmamış ve bu kadar ucuzlamamıştı! Peki, bu küresel kıyamet senaryosu yazılırken biz maalesef hâlâ “kim kime ne dedi” seviyesindeki sığ tartışmaların çadır tiyatrosuyla meşgulüz. “Yerli ve milli” savunma sanayimizle haklı olarak övünüyoruz; İHA’larımız, SİHA’larımız dünya çapında ses getiriyor. Ancak asıl kritik soruyu sormamız gerekiyor: Bu muazzam donanımlara komuta edecek o “yapay zekâ zihnini”, o derin algoritmaları ve devasa veri setlerini üretecek ekosistemi aynı hızla kurabildik mi? Donanımda devleşirken, yazılımın ruhunda geride mi kaldık? Eski Yunanistan Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos’un bir zamanlar sarf ettiği o meşum cümle, Batı’nın bilinçaltındaki yok etme arzusunun en çıplak itirafıydı: "En iyi Türk, ölü Türk’tür."..! Bugün bu zehirli dili bir ayna gibi karşı tarafa çevirip "En iyi Siyonist, ölü Siyonisttir" dediğimizde karşılaştığımız manzara, basit bir intikam cümlesi değil, yüzyıllık bir hesaplaşmanın kanlı özetidir. Pangalos’un Türk düşmanlığı ile bugün İsrail’i ayakta tutan Siyonist ideolojinin beslendiği damarlar aynı bataklığa çıkıyor. Bugün bu kirli ittifakın zirvesinde Netanyahu ve Trump ikilisi oturuyor. Bir yanda Talmudik bir kibirle hareket eden Siyonist akıl, diğer yanda kıyameti hızlandırmak isteyen Evanjelik hezeyan... Netanyahu, Gazze’de topyekûn imhayı savunurken; Trump, Şam veya bir başka İslam beldesi söz konusu olduğunda bir devlet adamı gibi değil, bir Haçlı şövalyesi gibi konuşuyor. Kur’an-ı Kerim yakılmasını “düşünce özgürlüğü” kılıfıyla alkışlayan veya görmezden gelen “medenî” Batı; aynı meydanlarda Tevrat veya İncil yakılsa dünyayı ayağa kaldırırdı. Yapay zekâ çağında bile genetik nefretini gizleyemeyen bu akıl, Siyonizmi siyasî bir hareketten ziyade, “Tanrı’yı kıyamete zorlama”projesi olarak yönetiyor.
Pangalosların, Netanyahuların ve Trumpların kurduğu bu kanlı sofrada, nezaket bir zafiyettir. Bugün Gazze’den Anadolu sınırlarına kadar uzanan o kirli pençe ancak kırılarak durdurulabilir. İnsanlık dışı olan bizim dilimiz değil, bizi bu sertliğe mecbur bırakan, çocuk kanıyla beslenen bu canavarlıktır.
Affedersiniz..Tüm bu gerçekleri bir kenara bırakıp ekranı kaydırmaya, komik kedi videolarına gülmeye devam edelim mi? Artık zor, değil mi?
Öyleyse unutmayalım ve unutturmayalım…
Hayırlı günler diliyorum.
04 MAYIS 2026 PAZARTESİ










