Şaban ÖZTÜRK – Köşe Yazısı
Şehrin önde gelen protokolü akşam yemeğinde bir araya gelir.
Vali, Büyükşehir Belediye Başkanı, Garnizon Komutanı, şehrin diğer eşrafı memleket meselelerini konuşmak maksadıyla büyükçe bir masanın etrafına toplanırlar. 28 Şubat avanesi şehirlere yön veren isimleri, sivil siyasetin temsilcilerini hizaya sokmak niyetinde. Zılgıt vermeler, aba altından sopa göstermeler falan.
Yemeğin tam ortasında yatsı ezanı okunmaya başlar.! Garnizon Komutanı çatalı bıçağı sert bir şekilde masaya bırakarak;
“Al işte kardeşim! Adam okuyor, ben ne dediğini anlamıyorum. Şunu Türkçe okusana be kardeşim. Burası Arabistan mı, bunlara çekidüzen vermek lazım” der.
Masada buz gibi bir hava eser. Şehri yöneten eşraf suskundur. Bir müddet sonra Büyükşehir Belediye Başkanı söze girer:
“Şu an; ‘Hayye ale’s-salah’ yani ‘Haydi namaza’ diyor. Müezzin bu ifadeyi Türkçe okumuş olsa, bu çağrıya icabet edip camiye gidecek misiniz?” diye sorar.
Böyle bir soruyu hiç beklemeyen Garnizon Komutanı;
“Ne münasebet, niye gidecekmişim camiye?” der.
Büyükşehir Belediye Başkanı;
“O zaman minareden okunan ezan Arapça da okunsa Türkçe de okunsa sizde bir karşılığı yok. Camiye giden cemaat o sözlerin ne anlama geldiğini gayet iyi anlıyor. Anlamadığınız, bilmediğiniz bir konudan size ne!” diye taşı gediğine koyar.
Bu zihniyet hiç değişmedi.! Bazen umutlanır gibi oluyorum ama her seferinde hayal kırıklığına uğruyorum.. Son hayal kırıklığım Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hutbeleri üzerinde estirilen fırtınayla ilgili.. Çıkıp haykırmak geliyor içimden;
“Ey ahali. Hutbe, Cuma günleri kendisini Müslümanlık dairesine kalben ait hissederek camiye gelen Müslüman cemaate karşı okunur.”
Hutbeleri eleştiren güruhun tamamı ömründe bir tek defa secde nasip olmamış secdesizlerdir.! Hele bu secdesizleri ciddi anlamda rahatsız eden iki hutbe oldu: Biri örtünme ve tesettür ile ilgili, diğeri de tatillerin meşruiyet sınırları içinde olması gerektiği ile ilgili olan hutbeler.!
Ben aynı zamanda Hitabet ve Diksiyon öğretmeniyim. Son hutbeler muhteşem ötesi. Mensubu olmakla gurur duyduğum Diyanet İşleri Başkanlığının böyle devam etmesini temenni ve tebrik ediyorum. Ayet ve hadislerle İslam’ın öngördüğü bir hayat biçimi anlatılıyor ve tavsiye ediliyor, hutbe ve vaazlarda..
28 Şubat avanelerinin KESİNTİSİZ MECBURİ EĞİTİM adı altında İmam Hatiplere ve Kur’an Kurslarına saldırısına ilk karşı çıkanlardanım ben. Fatih Altaylı denen bana göre ne idüğü belirsiz bir din düşmanının beni koca bir sayfayla hedef göstermesini unutmadım..!
Berrin Sönmez isimli bir yazar, Diyanet’in hutbesinden sonra dayatmaya tepki olarak başörtüsünü çıkardığını açıkladı. Akıl almaz bir gerekçe.! Bu ülkede Diyanet’in toplum üzerinde dayatma yapacak yetkisi var da biz mi bilmiyoruz..!
Bu dezenformasyonun farklı amaçları olmalı. Berrin Sönmez ya da onun gibi düşünenler başını açmak istiyorsa açsın..! Ya da açmak istedikleri her yerlerini açsınlar.! Ama Diyanet’in hutbesini bahane edip bir de bunu şova dönüştürüyorsa orada bir başka çirkin hesap ararım ben.
Kadının örtünmesi kalpte başlar. Utanması arlanması yoksa sokakta çırıl çıplak denecek şekilde iç çamaşırları ile ortalık yerde dolaşırlar.! Türkiye’de isteyen istediği kıyafeti giymekte özgür. Ancak Diyanetin hutbesiyle başörtüsüne dayatma derseniz, ben de iç çamaşırlarıyla sokakta ortalık yerde dolaşmaya dayatma derim ve şiddetle karşı çıkarım.!
Özetle onlar; “Diyanet’in anlattığı din, yaşamakta olduğumuz hayatı meşrulaştırsın” istiyorlar.
Vatikan’ın Hristiyanlık inancına dair açıklamalarına; “Bunlar yanlış değiştirin bu hükümleri” diyemeyenlerin,
Siyonizmin muharref Tevrat’tan yola çıkarak öldürdüğü milyonlarca mazlum adına bir duruş sergilemeyenlerin,
TSK’yı IŞİD’le aynı paralellikte tanımlayanların, Diyanet’in hutbelerine söz söylemeye hakkı yoktur. İşinize gücünüze bakın.
Hayırlı cumalar diliyorum.
12 EYLÜL 2025 CUMA










