İnsan sonsuz görüntülerin mahşer yeri. Zihnimizin en ücra yerlerinde gizlenen yüzler bir rüyada görünür gibi bazen âşikar oluyor ve sonra sonsuz bir okyanusta kaybolur gibi yitip gidiyor.
Bazen olur bunca şeyi nasıl hatırladığımıza şaşarız, bazen de hatırlamadığımıza...
Günlük hayat, o deryanın kıyılarında dolaşmak gibi bir şey... Bir rüya, uyku ve hayal hâlinde zihnimizin derinlikleri de biraz görünür ve bilinir oluyor.
Eğer unutmak olmasaydı bu sonsuz denizde kaybolup gidebilirdik. Fakat bu hayatın dünyevî tarafıyla böyledir. Ya dünyayla olan bağlantımız azaldıkça meydana gelen o ontolojik hatırlayış hâlini nereye koyacağız? Kastettiğim şey, yalnızlık, uzun tefekkür hâlleri, bu dünyaya değil de sonsuz bir boşluğa bakıyormuş gibi duran gözler vb.
Sonuçta düşünceye ve izlemeye yöneliriz. Çünkü tefekkür dediğimiz yolculukta hatırlamaya çalıştığımız bir şeyler var. Unutuşun çok katmanlı yapısı bizi kendi gerçeğimizden ayırdığı için bir yanımızla bir şeyleri hatırlamaya çalışırız. Yalnız bu hatırlama meselesi bizzat hayatın içinden çıkarılan çileli bir mevzudur. Bu yüzden yaşamanın hatırlamak demek olduğunu söylesem sanırım bu yeterli olur.
İnsan sonuçta unutuşun çok katmanlı bir yapısı. O, daima bir şeyleyi hatırlamaya çalışmaktadır.
Meseleyi hatırlamak üzerinden değil de unutuşun bu çok katmanlı yapısı üzerinden ele alıp bitirmek istiyorum. Böyle bir mesele de şu kısa yazıda biter mi ya...
İnsan unutan ve daima hatırlayan bir varlık. Unutmak olmasaydı hatırlamaya gerek kalmazdı. Fakat varoluşun seyri önce unutmayı sonra da unuttuğumuzu hatırlamayı zorunlu kılmaktadır. İşin en hüzünlü kısmı ise ikisinin de çileli bir şey olmasıdır.
Unutmak ve hatırlamak... Biri insanın düşüşü diğeri ise yükselişidir. Bu hikaye sonuçta hepimizin hikayesidir.










