Mutasavvıf, bir eren, bir evliya sana senin hikayeni, maceranı, dramını, yaşadığını, yaşamadığını, kısaca sana seni anlatır. Öbürleri tarihte olup bittiğini vehmettikleri şeyleri, kendi vehimlerini, bilgiyi put hâline koyan sığ yorumlarını anlatır.
Yanılırlar ve nice nice toplulukları da yanıltırlar.
Âlim demek bilmediğini de bilen demektir, fakat bilmezler. Bilmiyorum demek de ilimdir, pek anlamazlar.
Mecazın, yani şu gelip geçici varlığın sonsuz bir varlık olduğu vehmi içinde yaşarlar. Bildikleri, bilgileri gerçeği bilmeye engel olmuştur ki, buna tasavvufta nur perdesi denir. Yani bilgi de insana engel olabilir ve âlim zannettiğin o kişi nefsine cahil olduğu için karanlıkta kalmış; hayatı, dini, kısaca meseleyi asla anlamamıştır. Bir zamanlar yaşanacağını zannettiği kıyamet ve mahşer bu âlemde yaşanıp durmaktadır da bir gram haberi yoktur bu eblehlerin.
Halbuki mutasavvıf öyle midir? Seyr u sülûku yani manevî eğitimi biten bir dervişin kıyameti kopmuş, mahşeri en derin bir biçimde yaşanmıştır. Hesabı görüldüğü için kul olma sırrını da bilmiştir. Sana yaşadığı ve yaşanıp duran hakikatlerden bahseder. Tarihten ve efsanelerden değil...
Yaratılan, cehennemlerde yanan, dur durak bilmeden yanan hep sensin... O sana asla yalan söylemez, vehminden söz etmez. Anlattıkları yorum ve bilgi değil hakikatin ta kendisidir.
Kalem sahibi ise o eren, hiç endişe etme ayrıca kılıç sahibidir. Eskilerin "sahibü's-seyf ve'l-kalem" dedikleri gibi... Sakınmak gerekir.
Sonuçta sana en çok yine sen ve kendini bilmen gerekir. Bırak şu başkalarının hesabını görmeyi. "Benim hâlim ne olacak Ya Rabbi?" diyecek olan sensin. Efsaneyle ve başkasıyla uğraşmaktan kendini anlamaya, tanımaya ve meseleyi çözmeye bir türlü vakit bulamadın.
Zaman geçiyor, haberin var mı?
Y. Şen.










