Huzurun ve mutluluğun eşya ile aradaki bağı zayıflatmaktan geçtiğini, her geçen gün daha çok hissediyorum. İnsan, yaşı ilerledikçe, aradığının sakin bir yer, sakin bir zihin ve sakin bir gönül olduğunu daha çok anlıyor.
Etrafımda, köyümde, köylerde, yaylalarda, dağlarda, derelerde, ormanların içinde biriken güzelliği daha derinden duyuyor ve hissediyorum. Oralarda olmayı düşünmek bile gönle huzur veriyor. Fark ettim ki, ben zaten oralardayım.
Fiziken bir yerde olmam, gerçekte orada olduğum anlamına gelmiyormuş. Ben kalabalık şehirlerde, dev gibi binaların içinde ve yanında değilim. Yine hep tabiatın içindeyim. Sakinliğimde ve bir huzur hâlindeyim.
Hepimiz sakin bir yer arıyoruz. Ötesini söylemek gerekirse, herkes bir zamanlar kaçtığı yerlere geri dönmeyi istemede… O huzurlu ve sakin köyler, terk ettiğimiz güzelim yaylalar, mesafeleri dolduran yeşillikler bizi çağırıyor artık. Yorgun bir gönülle bu davete uymaktan başka elimizden ne gelir!
Türlü gelgitler, imtihanlar, çatışmalar elinde yorulan dimağımız ve kalbimiz, çocukluğumuzda zaten bizim olan o sakin yerleri arzuluyor. Oralarda yaşamanın verdiği lezzeti hatırlıyor. Hayallerde ve rüyalarda oralarda geziyoruz.
Meşguliyetin dolu olduğu şu zamanlarda işgal edilmiş zihinler ve gönüller sakinliği her geçen gün daha çok arıyor. Fakat insan yine bir zehir gibi elindeki telefondan, içini ve kafasını dolduran kalabalıklardan medet umuyor. Olmuyor, olmuyor. Geriye yorgunluktan başka bir şey kalmıyor.
Sakin bir yer gerek bize. Dingin bir hâl ile yaşamak, tefekkür etmek, yaşamak, şükretmek gerek. Yaşamak gerek, diyorum… Çünkü onu unutalı hayli zaman oldu. O sakin yerlere yeniden dönmek, hayata da dönmek demektir.










