İnsanın kendi yaşamından tat ve lezzet alması neyi istediğini bilmesine bağlıdır. Yaptığımız şeyler, konuştuğumuz sözler, yaşadığımız hayat yaşamda neyi istediğimizi fark ettiğimizde bir tat verir. Öbür türlüsü eninde sonunda insana perişanlık getirmektedir.
Kim ne derse desin bütün eylemlerin, konuşmaların, faaliyetlerin sonu hep manâya döner. Her şeyin sonunda bir yokluk ve sessizlik hâkim olduğuna göre bu her zaman böyledir. O hâlde hayattan lezzet almak da en başta ona manâyı hâkim kılabilmekle ilgilidir. Anlamsız şeyler ve amaçsız bir hayat kişiye huzur veremez.
İşin sonu anlamlı her çabanın eninde sonunda bizi mutlu ve huzurlu kılacağını bilmekten geçer ve insan, ne kadar öyle olduğu zannedilse de hakikatte maddeyi ve ona sahip olmayı arzulamaz. İnsan, bir şeydeki lezzeti, manâyı ve duyguyu arzular. Çünkü sahip olduğumuz şeyleri elde ederken yaşadığımız haz, bir zaman sonra onların elimizden yitip gitmesi şeklinde bir tecrübeye dönüşüyor. Yani elde etme ve başarma hazzı, kaybedişlerin çilesi hâline geliyor. Bu durum, maddeyi ve başarıyı mutlak bir amaç hâline getirenlerin imtihanıdır.
O zaman bu hayatta çözülmesi gereken en birinci şey, bizim yaşamdan ne beklediğimizdir. Arzu ve inançlar bir bakıma hayatın yol haritası demek olduğuna göre hayatta huzuru yakalamanın yolu da bundan geçmektedir.










