Yûnus Emre kimdir? Mustafa Tatcı Hocam onu şu sözleriyle tarif eder: “Yûnus Ledün ilmi okumuştur. Yûnus ümmîdir. Bu onun bir şey bilmediği anlamına gelmez. Yûnus Batı Türkçesinin kurucularındandır. Günlük dili ebedîleştirmiştir. Son gelen mutasavvıfların ilkidir.”
Yûnus Emre, ledün dersi okuduğu için de onun Dîvân-ı İlâhiyât’ı asırlardan beri ilm-i ledün tâlipleri tarafından okunmuş ve erenler tarafından da okutulmuştur. Vâhib Ümmî hazretlerinin “Biz Yûnus’un sebakın (dersini) evliyadan okuduk” nutku da bunu ifade eder.
Tatcı Hoca’ya göre şu da göz ardı edilmemelidir:
“Yûnus sadece bir üslûbun değil, aynı zamanda kendi üslûbunun da kurucusudur. O neyi gerçekleştirmiştir? Mükâşefe yoluyla elde ettiği ledünnî tecrübelerini, anadili Türkçe’yle ve âşıkâne bir edâyla yazdığı manzumelerde ilk defa o dile getirmiştir. Evde, sokakta, çarşıda, mescid ve medresede konuşulan günlük dili tamamen soyut ve manevî bir alana çekerek edebî ve estetik bir manâ dili geliştirmiştir.” (Mustafa Tatcı, Aşktan Söyler Bu Dilim Yûnus Emre, Niyâzî-i Mısrî ve Türk-İslam Tasavvufu Hakkında Konuşmalar, H Yayınları, İstanbul 2019, s. 62.)
Erenler dervişlerini Yûnus gibi terbiye ederler. Yûnus’un kurucu bir şahsiyet olması sadece söylediği ilâhîlerle ilgili bir husus değildir. Bu durum onun seyr ü sülûkuyla da ilgilidir. Onun hayatı, hizmeti, dergâh hayatı, Tapduk Emre’yle olan münasebetleri, dergâha kırk yıl odun taşıması, sakalık hizmeti gibi hususlar Tatcı Hoca’ya göre bir gönül eğitiminin ne kadar zor olduğunu ifade içindir. Topluma bu kadar mâl olması da erenlerin ve Türklüğün onu ne kadar benimsediğinin bir göstergesidir. Bu anlamda Tatcı Hoca’nın “Bizim edebî dilimizin, estetiğimizin, aşkımızın, kâmil insanımızın genetik şifreleri Yûnus Emre’de gizlidir.” (Mustafa Tatcı, Aşktan Söyler Bu Dilim Yûnus Emre, Niyâzî-i Mısrî ve Türk-İslam Tasavvufu Hakkında Konuşmalar, H Yayınları, İstanbul 2019, s. 61.) sözleri çok dikkat çekicidir. Bu durum bugün de aynısıyla böyledir.
Tatcı Hoca’nın ifadeleriyle Yunus Emre kurucu bir şahsiyettir. Sokakta konuşulan Türkçeyi irfanî bir dil hâline getirmiştir. Diğer bir deyişle o, yüksek hakikatleri herkesin anlayabileceği bir hâle bürümüştür. Halka irfan ve aşk vermiştir. Onun peşinden gelen binlerce ârifin yetişmesine vesile olmuştur. Mustafa Hoca, Yunus Emre takipçisi yaklaşık üç bin civarında şairin varlığından söz eder ki, bu aslında çok önemli bir sayıdır. Dünyanın hiçbir kültüründe böylesine bir mektep ortaya koymuş başka bir şahsiyet yoktur. Bunun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.
Yunus Emre’nin, Türk Kültürü açısından büyüklüğü eserlerindeki irfanî zenginliğin yanı sıra Türkçeyi yüksek bir medeniyet dili hâline getirmesinde aranmalıdır. Yunus, yabancı dillerin etkisinden nispeten uzak duran arı duru bu Türkçeyi yüksek bir irfanî seviyeye taşıyabilmiştir.
Peki, Yunus Emre bunu nasıl başarmıştır?
Burada Yunus Emre’nin şiirlerindeki dil mûsikîsinden, yüksek fikirleri çok sade fakat tatlı bir Türkçeyle ve bir sehl-i mümtenî edâsıyla söyleyişinden öncelikli olarak bahsedebiliriz. Dolayısıyla Yunus’un sevilmesinde, memleketin en ücra köşelerinde dahi birkaç beytinin zihinlerde ve gönüllerde yer edinmesinde etkili olan kuvvet onun pazarda, evde, çarşıda, medresede konuşulan Türkçeyi bir hakikat dili hâline yükseltmiş olmasıdır. Mustafa Tatcı Hoca bu durumu “Yunus’un mucizesi, henüz kuruluş çağındaki bir yazı dilinin ‘çağlar üstü’ ve en mükemmel örneğini vermesinde aranmalıdır.” sözleriyle dile getirmektedir. Yine ona göre “Yunus, Türkçe’nin zaferidir.” (Yûnus Emre, Dîvân-ı İlâhiyât, Hazırlayan: Mustafa Tatcı, H Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2014, s. VII.)
Yunus, bir şiirinde şöyle der:
Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri
Bu mısralardaki bütün kelimelerin Türkçe kökenli olması bir yana; bir hakikatin, derin bir fikrin ve belki de bir “ledünnî bilgi”nin böylesine sade bir söyleyiş içinde dile getirilmesi dikkat çekicidir. Dizeler üzerinde durdukça insanı kendine çeken, düşünceyi besleyen bir mahiyet karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Mehmet Kaplan “İç Ben” başlıklı yazısında Yunus Emre’nin ikinci dizesini onun “en çarpıcı ve en derin sözlerinden biri” (Mehmet Kaplan, “İç Ben”, Yunus Bir Haber Verir, Dergâh Yayınları, İstanbul 2015, s. 79.) olarak kabul eder. Yine Mehmet Kaplan bu dizenin gücünü “İlk bakışta son derece basit ve sade gibi görünen bu mısra üzerinde düşündükçe beni kendine çekti ve çok ötelere götürdü” (Mehmet Kaplan, a. g. e., s. 79.) sözleriyle dile getirmektedir. Aynı derinlik, Yunus Emre’nin daha birçok şiirinde karşımıza çıkmakta ve Yunus’un aşağıdaki beytinde de görülmektedir:
“Hak cihâna toludur kimsene Hakk’ı bilmez
Anı sen senden iste o senden ayru olmaz”
Yunus Emre’yle birlikte derin bir tefekkür zeminine kavuşan Türkçe, aslında onun yaşadığı yüzyılda yeni bir medeniyeti temsil ve ifade edecek güce erişmek üzere idi. Türkçe Yûnus Emre’yle adeta kanatlanıp kuş oldu. Mustafa Tatcı Hoca da Türkçeyi “Yunus’tan önce ve Yunus’tan sonra” şeklinde iki başlık altında inceler ki, şu başlık bile onun dilimizin üzerindeki tesirlerini çok güçlü bir biçimde ifade etmektedir.










