Anlattıklarımla söylemek istediklerim arasında çok ince bir perde vardır. Yazmak istediğim şeyleri bütün derinliğiyle ifade edemediğimin farkındayım. Yazmak istediğim şeyler, bazen bir şahitliğe nedense dönüşemiyor.
Yazarken birçok şeyi örtüyorum. Yazmanın da bir örtme şekli olduğunu düşünüyorum. Halbuki sessiz ve sakin kaldığım, tabiatın engin güzelliğine daldığım bir zamanda en mahrem, en gizli duygularımla bile hemhal olabiliyorum. Kendimi huzurla müşahede ediyorum. Ama iş yazmaya gelince kendini hemen gizleyen bir iç dünyam var. Bir bakıma yazarken gizleniyorum.
Belki şiirler iç âlemimizi biraz açmaya vesile oluyor. Fakat şiiri yazmak da bir hâl gibidir. Devredip geçer. Onun duyulduğu vakit yazılması gerekir. O yüzden yazdığım manzumeler denizde fırtınanın ortasında kağıda kaleme sarılıp yazmak gibidir benim için.
Yazarken biraz tedirginim. Uzun uzun yaz(a)mıyorum. Belki öyle olsa daha derin ve kuşatıcı yazılar kaleme alabilirdim. Fakat yazdıklarım genelde kısa yazılar olarak kalıyor.
Önceden seve seve bilimsel çalışmalar yapar, kendimi ifade etme ihtiyacını biraz da böyle karşılardım. Fark ettim ki, bu üslup anlatırken gizlemenin başını çekiyor. Bilimsel üslûpta samimi bulmadığım bir tavır da var.
Yazarken açmaya, anlamaya çalışırız. Anladığımız bir şeyi anlatmak kolaydır. Anlatamıyorsak, kem küm ediyorsak zaten o şeyi anlamamışız demektir. Kendimi ne kadar anladım, bunu bilemem. Fakat yazarken en çok keyif aldığım türler insanı tanımaya ve anlamaya dönük olan deneme ve şiirdir. Bu türlerle meşgul okurken içime yer etmiş bir huzuru da duyarım. Hayattan neyi beklediğim daha berrak bir hâl ile kendini bana hissettirir. Yapabileceğimi yaparım. Aslında böylece yazabileceğimi yazarım. Sonra da bir türlü ifade edemediğim o duygularıma dönerim.










