Günümüzde insan hayatını sömüren, onu adeta emen ve kişiye kendi kendisiyle baş başa kalma imkânı tanımayan meşguliyetlerin ardı arkası kesilmiyor. İnsan sonsuz bir meşguliyet ağının içinde boğuluyor kimi zaman. Bunların içinde sosyal medya gibi enerjimizi çoğu vakit yok pahasına elimizden çekip alan tehditler de var. Ara yerde bize kalan vaktin bir kısmı ise bekleyişlerin elinde heder oluyor. Zaman geçtikçe yaşanmamış vakitler içimize bir azap gibi yerleşiyor. Ne yaptık, bu kadar zaman nasıl geçti diye düşündüğümüzde çoğu zaman iç sıkan bir hiçlik duygusuyla doluyoruz.
Gönül yoran, vicdanımızı sıkan, psikolojiyi alt üst eden hâller de burada başlıyor. Ömür geçiyor ama hayat yaşanmamış oluyor.
Sanatla, zanaatlarla, öğrenerek, severek, ilgilenerek geçirmemiz gereken zamanlar dipsiz bir kuyunun derinliklerinden yaralı bir vicdan gibi bize sesleniyor. Halbuki bu hayat bize yaşamak ve onu tecrübe etmek için verilmişti.
İnsan bu hayatı yaşadığı için değil yaşamadığı için yorulur. Hayattan maksat gerçek anlamda yaşayarak ondan bir doyum elde etmektir. Halbuki vaktimizin bir kısmını yutan boş işler ve uğraşlar bizi böyle bir güzellikten mahrum etmektedir.
Hayatı yaşamak, boş uğraşlara dur demeyi gerektiriyor artık. Yoksa peşinden o kadar koştuğumuz konfor ve eğlence işi, hayatımızı çalan hırsızlar hükmünde kalıyor artık. En acısı geçen onca zamana rağmen insan hayatı yaşanmamış olarak kalıyor.










