Her şeyin hızlıca geçip gitmesine pek alışamadım. Her gün, her vakit, her saat dikkat edilmesi, sevilmesi, önemsenmesi gereken şeyler vardır. Bir ağacın, bir kuşun, bir günbatımının, bir insanın, yaşanan bir durumun önemsenmesi ve üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Halbuki zaman ve olaylar ne kadar hızlı akıyor. Çoğu zaman bir ağacı, bir manzarayı ve günbatımını seyretmek, hayatın seyrinden bir doyum almak üzere insanı yutan işlerden, şu suni yoğunluk duygusundan kaçıyorum.
Hayatın asıl değerli yanını bize unutturan samimiyetsiz işlerin ve bir yalanlar silsilesinin içinde insan gönlü kendine bir yer arıyor. Onu da pek bulamıyor doğrusu. Çünkü insan anlam veremediği şeylere genelde bigâne bir tutum veya itiraz hâlinde yaşar. Bunlar da gönüle ve hayatımıza dahil olamaz.
Hayatın samimi yönü sevgi ve bilgiyle onu anlamlı kılmamız gerektiğini ifade eder bize. Bütün terk edişlerin özünde sadece kavgalar yer almaz. Samiyetsizlik de bir terk ediş sebebidir ve bence en yaygını da budur. İnsan samimî olamadığı, samimiyet de bulamadığı yerlerden ve kişilerden eninde sonunda uzaklaşıyor.
İnsan, bu hayatı anlayarak, severek yaşar. Anlamak derken de bizi mutlak bir yalnızlığa iten bir durumdan söz ediyorum. Hayatı anladıkça yalnızlaşırız. Çünkü bahsettiğim durum, etrafımızı çevreleyen bazı şeylerden uzaklaşmayı da zaruri kılmaktadır. Anlamanın tek başına olması gerçeği de herhalde bununla ilgilidir.












