Sabah hafif bir çiseyle beraber Abazdağı'na geldik. Belli ki gece yağmur yağmış veya çiselemişti. Yağmur sonrası insanı çekip alan çok tatlı bir yaz havası vardı. Boztoprağın ve çeşit çeşit otların kokusu ciğerime doldu.
Abazdağı'na gelince manzaranın ve gördüğüm şeylerin gittikçe derinleşen güzelliği içinde dalıp gidiyorum bir yerlere. Burada çok kesif bir âlem var. Görünenle beraber görünmeyenlerin yaşayanlarla beraber ölenlerin beraber olduğu bir dünya burası. Belki bu her yerde böyledir de Abazdağı bunu derinden duyurur insana.
Buradan geçip gidenlerin sesi bu dağlarda yankılanır durur. Tecrübe ve hatıralar bu toprakların her yerine sinmiştir.
Zaman mekan ve insan bir birikimdir. İnsan kendinde neyi biriktirdiyse zamandan ve mekandan kendisine açılan da bundan ibarettir.
Kendi içinde derinleşen birinin Abazdağı'nı sevmemesi mümkün değildir.
Abazdağı bu dünyada binlerce yıl yaşamışım gibi içimde ağırlaşan ve derinden duyduğum şu hayatın özüdür. Gariplik, yalnızlık, zengin bir güzellik ve derin bir ufuk... Ondaki her şey, hayatımda bir duyguya tekabül ediyor. Bu yüzden burada içimde yaşadığım duygularla beraber mekânı seyrediyorum.
Abazdağı'na gelince ister dağların üzerinde beliren o muhteşem güzelliği seyredin, isterseniz bir taşın üzerindeki yosunları... İster bu dağın sesini dinleyin isterseniz kendinizi... Hissettiğiniz içinizde tefekkürün yükseldiği bir zeminle beraber Abazdağı'nın kendisi oluyor hep.










