Kendini sebeplerin ardında gizleyen bir şeyler var. O görünmüyor. Sadece varlığı hissediliyor, biliniyor, idrak ediliyor. Yer gök zannettiğimiz şeyler, sonsuz bir manânın tezahüründen ibaretse bunu biz nasıl anlamalıyız?
Evreni var eden kuvvet tevhit denen bir esasın üzerinden var olur. Bu vahdet yani birlik hâlini ısrarla anlamamız gerektiğini söyler. Bir şeyin varlığı, devamı, bu âlemde zuhuru onun tevhitle kurduğu bağ dolayısıyladır.
İnsanın bu âlemde tevhidi anlayabilmesinin iki yolu vardır: Nefsini var zannedip her şeyi yok etmek ya da kendi nefsini yok bilip sonsuz bir varlığın olduğuna inanmak.
Dünyayı yakıp yıkan istilacılar birinci yolu denemişler fakat yok etmede yine de başarılı olamamışlardır. Fakat bu dünyaya çok zarar vermişlerdir.
Ârifler ise ikinci yolu tercih etmişler, kendi nefislerini ezici bir yokluk idrakiyle perişan ederlerken “Ben yokum!” idrakini de yaşamayı istemişlerdir. Bu durum bize nefsin türlü oyunlarına rağmen eninde sonunda bir yokluğu yaşamak üzere burada bulunduğumuzu gösterir.
Âlemi var eden kuvvet, bunca görüntü, yalan, tezahür içinde bunu anlamamızı bekliyor. O bir manâ hâlinde gizli kalmayı tercih etmiş. Sonuçta kendi içimizde sakin ve dengede kalıp bunu anlamayı bekliyor bizden. Maddenin verdiği yorgunluk manânın insana verdiği güçle giderilebilir.










