İslam, hiç bir dine düşmanlık yapmıyor, her peygambere inanıyor, masumlara eziyet etmiyor, komşusu açken kendisi tok yatmıyor, tüm canlılara şefkat ve merhametle yaklaşıyor, adil bir şekilde ceza ve ödül sistemini emrediyor, İnananlara nasıl Müslüman olmalı diye kıymetlilerin en kıymetlisini insanlığa peygamber olarak gönderiyor. İndirdiği kitabı kıyamete kadar koruyacağını buyuruyor. Çocuklara, yaşlılara, hayvanlara, tabiata merhamet ve şefkatle yaklaşılmasını emrediyor, birey, aile ve toplum içinde iffetli ve erdemli bir insan olmanın yoluna rehberlik yapıyor, hiç bir şekilde sömürüye ve esarete izin vermeyen, her ne yaparsan yap kalpten pişmanlık duyup af dileyeni affetmesi, hiç bir ırkın bir diğerinden üstün olmadığını emreden, fakir ve yoksullara fitre, zekat, fidye, sadaka ve hibe gibi yardımlarla sosyal adaleti sağlayan, iyiyi ve kötüyü net birbirinden ayırarak tercihi insanlara bırakmıştır. Bazı hastalıklar vardır, tedavisi de vardır ama zordur; panik atak, ankisiyete ve laikçilik atağı..! Sonuncusu ülkemize özgüdür. Genellikle ramazan aylarına girerken nükseder. Eğitim öğretim dönemleri başlarken zuhur ettiğine de çokça rastlamışızdır..Ne zaman bu ülkenin evlatlarını inanç ve değerleriyle barışan, buluşan ortamlar doğsa bu atak da baş gösterir.. Şimdi de bir yandan sözüm ona 168 aydın “Laiklik savunusu suç değildir” başlıklı, kendileri gibi düşünmeyenlere dünyayı dar etme amaçlı bir laiklik bildirisi yayınlarken, bir sendika da Milli Eğitim Bakanlığı’nın tamamen gönüllülük esasına dayalı “Ramazan Ayı Etkinlikleri”ni yargıya götürme kararı almış.! Allah akıl, fikir versin..Türkiye’nin siyasal hafızasında, laiklik kavramının anayasal bir ilke olmaktan öte, seçim kazanmaksızın iktidar olma, iktidar olanın üzerinde tahakküm kurma tekniği olarak kullanıldığı dönemler vardır. Bu dönemlerde laiklik, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan bir çerçeve olmaktan çıkarılmış; bilakis, belirli toplumsal kesimlerin tasfiyesini meşrulaştıran bir disiplin ideolojisine dönüştürülmüştür. 28 Şubat süreci bu dönüşümün en sert ve sistematik örneğidir. Bugün, farklı siyasal ve ideolojik pozisyonlardan gelen aktörlerin, “laiklik savunusu” adı altında yeniden kamusal alanı tek tipleştirme, çoğulcu inanç görünürlüğünü bastırma ve toplumsal meşruiyeti seçkinci bir dil ile ipotek altına alma eğilimi sergilediği görülmektedir. Bu durum, dindar kesimlerin de, demokratik toplum düzeninin bütününün de aleyhine işleyen bir kamplaştırma rejimi üretmeyi hedeflemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 24: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.” Madde 42: “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”
Bu iki hüküm birlikte okunduğunda açık bir normatif çerçeve ortaya çıkar: Devlet, ne inancı kamusal alandan dışlayabilir ne de eğitimi, inanç temelli tercihler nedeniyle bireyler için erişilemez kılabilir. Laiklik, inancı bastıran değil, inançlar arasında tarafsızlığı ve çoğulculuğu garanti eden bir anayasal dengedir. 28 Şubat’ta ikna odaları kurulması, başörtülü kız öğrencilerin üniversitelerden atılması, imam-hatiplerin katsayı yoluyla tasfiye edilmesi ve inanç pratiklerinin “irtica”etiketiyle kriminalize edilmesi; seçilmiş siyasal iradeye karşı askeri-bürokratik vesayetin kurumsallaşmış biçimiydi.
Bugün farklı söylemlerle ortaya çıkan ancak özü itibarıyla aynı olan refleks; toplumu ‘makbul’ ve ‘tehlikeli’ diye ayıran bir zihniyetin devamıdır. Bu zihniyet, çoğulcu demokrasiyi değil; ideolojik homojenliği esas alır. Özgür iradeyi değil; vesayetçiliği tercih eder. Hayırlı günler diliyorum.
02 MART 2026 PAZARTESİ










