Son dönemde duyduğumuz skandallar, operasyonlar, sefahat iddiaları, bu düzenin sadece dışarı sızan kısmı.. Torpidodan çıkan başörtüsünün ötesinde, ruhlara giydirilmiş çelik bir zırh söz konusu. Bugün yaşanan, basit bir trafik cezasından kaçışa indirgenemez.
Dindarlık, bazı çevrelerde ahlâkın adı olmaktan çıkıp kolaylaştırıcı bir şifreye dönüşüyor. Sembol, kapıyı açan rozet; “dava” ise soruyu kapatan perde.! Halo Etkisi (bir özneyle ilgili olumlu veya olumsuz ilk izlenimin, o öznenin bütün özelliklerine genellenmesi eğilimi) ve Otoritenin Körleşmesi yani..! Dindarlık işaretleri bazen gerçeği anlatmıyor, bazen de denetimi gevşeten bir güven kredisi üretiyor. Mesele kişilerin niyetinden önce, bu güven kredisinin kurumları nasıl etkilediğidir. Bu yeni örtünme biçiminin en tehlikeli boyutu da burada, devlet otoritesi ve hukuk karşısındaki işlevi. Yeni setr-i avretin alametleri basit. Sembol güven kredisi üretir. Dil güven kredisi üretir. Aidiyet denetimi gevşetir. “Setretmek lazım” cümlesi de hesabı kapatır.
Sosyal psikolojide “halo etkisi” denen şey, Türkiye’de yer yer bir tür kurumsal miyopluğa dönüşüyor. Birinin dindar görünmesi (başörtüsü, sakal, alındaki secde izi) çoğu zaman otomatik bir sonuç doğuruyor: “dürüsttür, ahlaklıdır, güvenilirdir” varsayımı. Üstelik bu “dindarlık örtüsü” yalnızca bedende değil, dilde de kuruluyor; konuşma üslubu, seçilen kelimeler, sık tekrarlanan dini kalıplar. Hatta arabanın arkasındaki çıkartmalar ve tuğralar bile bu örtünün parçası haline geliyor. Bu yanılgı, en masum haliyle trafikte bir anlık ihmal gibi görünür. Ama mesele büyüdüğünde, kurumsal bir körlüğe dönüşür. Denetim makamındaki biri, “alnı secdeye giden adamdan zarar gelmez” sezgisine yaslanıp dosyayı gerektiği gibi kurcalamazsa, burada artık sadece bir önyargı değil, devletin damarlarına sızan bir zaaf söz konusu olur.
Dini semboller giderek bir “dokunulmazlık kartı” gibi çalışmaya başladı. Bu kart, suçu işleyeni koruduğu kadar, suçu denetlemesi gereken mekanizmayı da felç ediyor. “Bizden olan”ın hatası çoğu zaman “kol kırılır yen içinde kalır” refleksiyle geçiştiriliyor. Suskunluk da dini bir cümleyle meşrulaştırılıyor: “Setretmek lazım.!” Ne acı ki “setretmek” kavramı da istismar edilenler arasına girdi. İslâm’da başkasının günahını ifşa etmemek, gıybet yapmamak anlamına gelen bu kavram, bugün yolsuzluğu, suistimali, kul hakkı yemeyi örtbas etmenin dini kılıfına dönüştürüldü. “Setretmek lazım kardeşim” cümlesi, artık “sus, üstünü ört, o bizden biri” anlamına geliyor. Böylece setr-i avret’in kapsamı genişledi: Artık sadece beden değil, banka hesapları da “avret” sayılıyor. Yolsuzluk dosyaları “mahrem”, ihale hileleri “örtülmesi gereken ayıp” kategorisine girdi. Bir de “setr-i evrak” icat edildi: Dosyayı mahrem sayıp denetimi günah sayan yeni örtü. Kimin avret yerini örtüyorsun diye sorsan, “davanın” diyecekler. Hangi davanın? O kısmı “setredelim.” Kıldığımız namazlarımız bizi Mîrac’a ulaştırmıyorsa tüm hayatımız sorunlu demektir vesselam.!
Hayırlı günler diliyorum.
12 OCAK 2026 PAZARTESİ










