Demlenmiş ve kopkoyu rengiyle bardağa dolan ıhlamurun buğusu ve kokusu beni nedense çocukluğuma alıp götürür. Ihlamur demek bende dağların arasına ve köylerin kalbine çekilen çocukluğum demektir.
Memleketimi beyaza boyayan güzelim kar yağdığında sobanın üstünden hiç eksik olmayan demlikteki ıhlamur, gide gide hatıralarımızın bir parçası olmuştu.
Ihlamur o demliğin içinde siyaha yakın bir kırmızı renge bürünürdü. Bizde ıhlamurlar tavşan kanı denen bu demli hâliyle içilirdi. Çocukluğumda ıhlamurun bu demli hâli hatıralarıma o kadar sinmiştir ki, açık renkteki ıhlamura bu yüzden daha sonra pek alışamadım.
Koku, eğer yaşanmışlığın içinde bir yere sahipse hatıraları çok etkileyici bir şekilde muhafaza eden bir güce dönüşür. Bu yüzden koku kadar hatırayı derhal zihne çağıran başka bir şey bilmiyorum. Üstelik bunun bir insanda uyandırdığı duygusal zenginlik bir hayli fazladır. Ihlamurun kokusu da böyledir. Demlikten veya bardaktan onun kokusunu aldığım vakit o güzelim kış günleri bütün güzelliğiyle gözümde canlanır.
Ihlamurun kokusu bende bu yüzden çocukluğumun unutulmaz bir hatırasıdır. Dışarıda, fındık bahçelerinde kaya kaya iyice üşüyen bizlerin eve geldiğimizde sığındığımız ilk yer sobanın yanı ve elimize aldığımız ilk şey ise sımsıcak ve tavşan kanı bir ıhlamur olurdu.
Ihlamur ağaçlarının çok bulunduğu bir köyde doğup büyüdüm. O güzelim ağaçlardaki çiçeklerin sadece çayı değil görünüşü de gözlere büyük bir ziyafet sunardı.
Hayatın içinde belki biraz fakirlik vardı o zamanlar ancak duygusal olarak yaşamı çok zengin bir şekilde tecrübe ediyorduk. Sahip olduğumuz şeyler bugün elimizde değil belki, fakat hatıralarımız, yaşadıklarımız ve tecrübelerimiz bizim. Bugün şunu daha iyi anlıyorum ki, biz çocukluğumuzda bu hayatı çok derin bir şekilde tecrübe etmişiz. Bu da şükretmek için insana büyük bir nimettir.










