İnsan güzel bir manzarayı sever ve onu saatlerce hayran hayran seyreder. Fakat "Hadi gel şurada bir müddet yaşa!" dense bunu yapamaz. Sevgimiz ve hayranlığımız çoğu zaman bir tecrübeye dönüşemez.
Bunu, köyüne gelip orada bir müddet kaldıktan sonra sıkılan ve gitmek için bahane arayan kimseler için de düşünebiliriz. O kadar özlediğimiz, sevdiğimiz köyler, dağlar, ormanlar, yaylalar nedense uzun bir süre oralarda kalmak söz konusu olunca kaçılacak yerler gibi görülüyor. Demek ki gürültüye, kalabalığa alışan insan ona aynı zamanda bağımlı da olmuş oluyor.
Tabiatın hâkim olduğu yerler size sakinliği ve sessizliği verir. Fakat insanın sessizliği ve sakinliği isteyip istemediği bugün için pek belli değildir.
Doğaya koşan ve orada bir müddet yaşamayı tercih eden biri bu dünyada neye ihtiyacı olduğunu tam olarak anlamış sayılır. Doğa, varoluş çabası içinde kendini yoran, iç dünyası yağmalanmış insana hakikatte var olmanın ne demek olduğunu anlatır. Dış dünya gibi yokluğunuzu ve hiçliğinizi yüzümüze vurmaz. Ancak bunu bize derinden hissettirir. Siz de bunu sakin ve sessiz kabul edersiniz.
Doğa yalan söylemez. Ancak bir keşmekeşin elinde devam eden dış dünya hele de sosyal medya, bizi yalanın kucağına iter. Daima kendini avutacak bir yalan arayan günümüz insanı elbette tabiatın saf gerçekliği huzurunda uzun müddet kalamaz.
Öyleyse insanın gerçeğe ve hakikate kendini iyiden iyiye alıştırması gerekir. Yalanın hükmü narkoz etkisi gibidir. Elbette bir gün, bu tesir ve her türden yalan kaybolup gidecek. Geriye kendi gerçeğimiz kalacak. İşte insan ona asla yalan söylemeyen doğaya yönelmeli, orada içindeki hakikatle sessiz ve sedasız yeniden tanışmalıdır.










