Bir fısıltı duyar gibiyim bazen. Derinlerden, ruhun kuytularından gelen bir ses. Bizi bize anlatan, unuttuğumuz hakikatleri hatırlatan bir fısıltı. Oysa biz, bu fısıltıyı duymak yerine, dünyanın gürültüsüne teslim olmuşuz. Modern zamanların yorgun savaşçılarıyız. Elimizde akıllı telefonlar, gözümüzde sanal dünyalar, kalbimizde ise tarifsiz bir boşluk.
Koşturuyoruz durmadan. İşten eve, evden işe... Bir bitiş çizgisine doğru koşar gibi. Ama bu yarışın sonunda ne var, kimse bilmiyor. Belki de bir hiç. Belki de tükettiğimiz zamanın, harcadığımız enerjinin boşa giden yankısı. Ne tuhaf, değil mi? Dünyayı fethetmeye çalışırken, kendi iç dünyamızın kapılarını kilitlemişiz. Kilit anahtarı da elimizde ama çevirmiyoruz. Çünkü korkuyoruz. İçimizde bulacağımız boşluktan, yüzleşmek zorunda kalacağımız gerçeklerden...
Oysa kalbin bir pusulası var. Şaşmaz, aldatmaz bir pusula. Bizi doğruya, güzelliğe, huzura götüren. Ama biz, bu pusulanın sesini duymak yerine, dış dünyanın rüzgârlarında savrulup duruyoruz. Başkalarının doğrularıyla yürüyoruz. Başkalarının hayallerini yaşıyoruz. Ne kendi yolumuzu çiziyoruz, ne de kendi sesimizi dinliyoruz. Sonra da soruyoruz: "Neden bu kadar yorgunum? Neden bu kadar yalnızım?"
Cevabı basit aslında: Çünkü kalbimizin pusulasını kaybettik. Ya da daha doğru bir ifadeyle, onu dinlemeyi bıraktık. Tekrar bulmak için çok uzağa gitmemize gerek yok. Sadece biraz durmak, nefes almak ve içimizdeki fısıltıya kulak vermek yeterli. Belki o zaman anlarız; en büyük hazine dışarıda değil, ta içimizde saklı. Ve en uzun yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Yalçın Sevim










