Kur’an; “Efelâ tefekkerûn.!” (Ne az tefekkür ediyorsunuz.!” buyurur.
Beynimiz yaşlanmıyor, sıkılıyor aslında..!
Belli yaşlardan sonra insanda unutkanlık başlar. Unutkanlığın ardındaki asıl risk nedir peki?!
Yaş ilerledikçe pek çok insanın zihnini aynı soru kurcalamaya başlar: “Bu unutkanlık normal mi, yoksa demansın başlangıcı mı?” İsimleri hatırlamakta zorlanıyoruz, kelimeler gecikiyor, bir odaya neden girdiğimizi unutuyoruz zaman zaman. Zaman zaman zihnimizin sisli bir koridora girdiğini hissediyoruz.!
En eski anılarımız hâlâ capcanlı dururken, önceki akşam ne yediğimizi hatırlayamıyoruz.! Bu kaygı insani, hatta doğal. Ancak çoğu zaman yanlış yere yöneltilmiş bir endişe bu.. Çünkü nörobilim artık çok açık ve net söylüyor: “Beyin yaşlanmıyor. Beyin sıkılıyor.!” Hep aynı şeyleri tekrar, rutin, heyecansızlık ve duygusal durağanlık beyni yavaşlatıyor; yaş değil beyni yavaşlatan, hayatın tekdüzeliği. Demans dediğimiz nörolojik gerilemenin önemli bir kısmının, tıbbi nedenlerden önce zihinsel ve duygusal tekdüzelikten beslendiğini öğrendiğimde ben çok şaşırmıştım. Halbuki geriye dönüp baktığımda, yaşlanmak dediğimiz şeyin çoğu zaman beynin “hayatla teması kaybetmesi” olduğunu görüyorum.. Yani beynimiz hayatla irtibatını koparıyor.! Beyin yaşlanmaz; şaşırmayı bırakınca küçülür..!
40 yaşından sonra önce vücudumuz değil, beynimiz yavaşlamaya başlar. Bunun nedeni yaş değil; aşırı öngörülebilirliktir. Her gün aynı yolu yürümek, aynı insanlarla konuşmak, aynı haberleri okumak, aynı duyguların içinde dönmek, rutinlere sıkışıp kalmak.. Beyne “beni artık çok çalıştırmana gerek yok” mesajı gönderir. Bilim buna “zihinsel hibernasyon” diyor. Yani beynin kış uykusu..Bu doğrudan demans değildir ama demansa giden yolu sisle kaplayan bir ön evredir. Bu gerçeği ben değişik ülkelerde görev yaptığım yıllarda çok hissettim. Özellikle de katıldığım entegrasyon toplantılarında.! Yeni yeni ülkelere gittiğimde, yabancı yetkililerle aynı masaya oturduğumda, bilinmez kültürlerin içine girdiğimde beynimin bir anda açıldığını fark ediyordum.! Bugün hâlâ yeni bir coğrafyaya gittiğimde, yeni insanlarla temas ettiğimde, farklı bir tartışmaya girdiğimde zihnimin gençleştiğini hissediyorum; özellikle de Îsarkardeşliği Başkanı sıfatıyla Asya, Afrika ve Avrupa (daha çok Makedonya, Saraybosna bölgesinde) yaptığım sosyal yardım, kuyu açma çalışmalarım sırasında bunu daha çok hissettim. Çünkü beyin yeniliği sever. Yenilik bulamazsa kendini kapatır. Yalnızlık, beyindeki nöronları şekerden daha hızlı öldürür.! Bunları bugünkü Tıp söylüyor, ben değil.! Nörologlar bugün çok net konuşuyor: Yalnızlık, beynin en hızlı yaşlandırıcısıdır.! Şeker, yağ, stres hatta genetik bile bu kadar hızlı tahribat yapmıyor.. Konuyla alakalı olarak bir yerde okuduğum yazıda bir doktor annesini şöyle anlatmış: “95 yaşında hâlâ dimdik, çünkü her gün biriyle konuşuyor; üstelik gerçek bir sohbetle.!” Bu tesadüf değil. Sosyal temas, özellikle derin ve nitelikli olanı, beynin yeni bağlantılar kurmasını zorunlu kılar. Hikâye anlatmak, tartışmak, kahkaha atmak, bir derdi paylaşmak..Bunların her biri beynin iç kablolarını yeniden döşer..İzolasyon ise zannedildiği gibi bir huzur değildir. Sessiz evler, sessiz akşamlar, birbirinin kopyası günler..Bunlar beyni görünmez bir çöküşe sürükler. Türkiye’de, Avrupa’da, Körfez’de gördüğüm pek çok insan yalnızlığın nasıl sinsi bir düşman olduğunu fark etmiyor. İnsan beyni, insan sesiyle canlı kalır. Sessizlik, dayanılmaz bir aşındırıcıdır.
Hayırlı günler diliyorum.
19 OCAK 2026 PAZARTESİ










