Türk kültüründe meşk oldukça önemli bir yere sahiptir. Meşk, bir çırağın bir ustadan talip olduğu ilmi, hüneri; kabiliyeti ölçüsünde edinmesi için ortaya koyduğu çalışmalara, hatta ürünlere denir. Bu yüzden hat sanatında meşkler vardır. Meşk sadece hat sanatımızı değil, Türk kültürünün genelini ilgilendiren bir hususiyet arz eder. Meşkin, özellikle mûsikîmizde de önemli bir yeri vardır.
Gelenek, yeni nesillere meşkle aktarılır. Usta, çırağa sadece ilim, irfan, sanat ve zanaat öğretmez; işini aşkla yapabilmeyi de öğretir. Meşkin özünde, yapılan işe duyulan bir aşk vardır. Bu yüzden “Aşk olmadan meşk olmaz!” denilmiştir.
Bugün Türkiye’de bilim, kültür, sanat alanında âşık-meşrep kimselerin pek yetişmemesinin temelinde meşk kültürünün kaybolması etkilidir. Yaptığı işi sevmeyenler yüzünden bereketin ve zevkin yapılan işlerde görülmediği bir süreç yaşıyoruz. Bunun çaresi meşk kültürüne yeniden dönmemizdir. Her alanda yaptığı işten keyif alan insanı bulup topluma ve kültüre kazandırmalıyız. Başka türlü olmaz.
Hocalarım içinde meşk kültüründen geldiğini bildiklerim vardır. Mesela Mustafa Tatcı Hocam meşk kültüründen gelmektedir. Yetiştiği irfan okulu, aynı zamanda edebiyattan, musikiden de yana bir meşk okuluydu.
Erenler hem edebiyattan hem mûsikîden dervişanın eğitiminde büyük ölçüde istifade etmişlerdir. Bu da geleneğimizde güçlü okulların meydana gelmesine vesile olmuştur.
Mutasavıfların yaşadığı beldeler, meşk kültürümüzün hâkim olduğu yerlerdir. Onlar nereye giderse gitsin, bulundukları yer bir kültür merkezi hâline gelir. Burada kültür kelimesine de takılıp kalınmamalıdır. İllâ o kültürü meydana getiren manâ ile tanışmalı, çeşitli sanat ve zanaat dallarında meydana gelen gelişmeleri burada aramalıdır. Her şeyin bir ruhu olduğu gibi, meşkin de ruhu insanın kemâlinde ve o kemâle giden yolculuğunda aranmalıdır.
Anadolu’daki köylerde, kasabalarda gelişen edebî, kültürel birikimle ilgili bazı hocalarımızla sohbet ediyor, bu konu üzerinde konuşuyoruz zaman zaman. Anlamaya çalıştıkları mesele, genelde bir köyden bir divan dolusu şiir yazan şairlerin çıkması, o köyün herhangi bir zanaat dalında bir hayli ilerlemiş olmasıdır.
Bu mevzunun özünde insan-ı kâmillerin gittikleri yere aşk ve irfan dağıtmaları vardır. Bir kâmil insan, aşkın ve irfanın kaynağı olduğuna göre insanı yetiştirirken onu kabiliyetine göre bir hizmete, bir işe sevk eder. Dervişler çalışkan insanlardır. Bu âlemin kemâline, hâle ve vakte göre hizmet ederler. O yüzden neyi nasıl öğreteceğini bilen, insanı iyi tanıyan üstatlara her dönemde ihtiyaç vardır.
Yûnus Emre’yi, yaşadığı devirde “Söyle Yûnusum söyle!” diyen Tapduk Emre hazretlerinden daha iyi tanıyan yoktu.
Dolayısıyla kültürümüzü ve edebiyatımızı anlamak isteyenlerin, insan-ı kâmilin etrafında onu sevenlerle beraber oluşturduğu meşk kültürünü de anlaması gerekir.










