Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli birilerini fena halde gerdi. “Ramazan Ayı Etkinlikleri” etrafında yürüyen tartışmalar bu kabilden ilerliyor; mesele kesinlikle pedagojik değil; anayasal ve toplumsal bir kırılma hattı peşindeler..
Türkiye’de laikliğin uzun yıllar boyunca kazandığı anlam, anayasal bir tarafsızlık ilkesinden ziyade, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan normatif bir ideoloji biçiminde şekillenmiştir. Bu yaklaşımda laiklik, inanç özgürlüğünü güvence altına alan bir çerçeve değil; bilakis, belirli inanç biçimlerini kamusal meşruiyetin dışına iten bir aygıt haline gelmiştir.
Eğitimde Kimlik İnşası ve Tekçi Zihniyet
Bu model, özellikle eğitim alanında görünür olmuştur. Eğitim, pedagojik saha olduğu gibi, kimlik inşasının da en stratejik sahasıdır. Bu nedenle tekçi laikçi zihniyet, okulu “dinin dışlanması gereken nötr alan” olarak tanımlamış; böylece tarafsızlık iddiası altında seküler bir normu zorunlu kültür haline getirmiştir.
Bu noktada ortaya çıkan çelişki açıktır:
Tarafsızlık iddiasıyla yola çıkan anlayış, kendi dünya görüşünü tek geçerli kamusal referans haline getirdiğinde, artık tarafsız değil; hegemoniktir. Tekçi laikçilik, eğitimi “maneviyattan arındırma” söylemi üzerinden yeniden tanımlarken, aslında bireyin inançla kurduğu öznel ilişkiyi kamusal değerden düşürür. Böylece çocuk, bilişsel ve ontolojik olarak bölünmüş bir özneye dönüştürülür: İnanç, evde ve özel alanda “tahammül edilebilir”; okulda ise askıya alınması gereken bir kimlik unsuruna indirgenir. Bu yaklaşım, Anayasa’nın 24. maddesinin güvence altına aldığı vicdan özgürlüğü ile doğrudan çelişir. Çünkü özgürlük, salt özel alanda var olabilen bir tercih değil; bireyin kamusal hayatta da kimliğiyle var olabilmesi demektir.
Kamusal Alan ve Sekülerlik Yanılgısı
Dolayısıyla mesele, eğitimin “dini” olup olmaması değil; devletin, bireyin inanç alanını meşru kamusal görünürlükten dışlama yetkisini kendinde görüp görmediğidir.! Tekçi laikçi paradigma, kamusal alanı homojenleştirilmiş bir sekülerlik üzerinden tanımlar. Bu bağlamda inanç, kamusal düzen için bir “risk” olarak kodlanır. Böylece laiklik, çoğulculuğu koruyan bir ilke olmaktan çıkar; toplumu ideolojik olarak yeniden biçimlendiren bir rejime dönüşür.
Bu dönüşüm, 28 Şubat sürecinde açık biçimde gözlemlenmiştir: Eğitim hakkı, imam hatipli olmak, başörtüsü gibi inanç temelli tercihler nedeniyle fiilen askıya alınmış; bireyin anayasal statüsü, kıyafeti ve inancı üzerinden yeniden tanımlanmıştır. Bu durum, laikliğin artık bir hak güvencesi değil, bir eleme mekanizması olarak işlediğini göstermiştir.
Gerçek Tarafsızlık ve Çoğulculuk
Laiklik, inancı kamusal alandan silerek değil; farklı inançların eşit ve güvenli biçimde var olabildiği bir düzen kurarak anlam kazanır. Eğitimi “maneviyattan arındırma” iddiası, görünürde tarafsız; özünde ise dışlayıcı bir ideolojik projedir. Devletin görevi; bireyi kimliğinden soyutlamak değil, kimliğiyle birlikte haklarını korumaktır. Gerçek tarafsızlık, yasaklayarak değil, tanıyarak mümkündür.
“Şeriatçı dayatmalar” gibi genelleyici ve dışlayıcı söylemler; toplumu düşman kamplara ayıran bir siyasal dil üretmektedir. Bu dil, laikliği özgürlükçü bir anayasal ilke olmaktan çıkarıp, toplumsal hiyerarşi kuran bir kimlik silahına dönüştürmektedir. Türkiye, ya vesayetçi laikliğin tekrar üretildiği bir kamplaşma sarmalına girecek; ya da laikliği özgürlüklerin güvencesi olarak yeniden yorumlayarak, çoğulculu demokrasiyi tahkim edecektir.
Laiklik; inancı bastırmak için değil, hiçbir inancın bastırılmaması için vardır. Demokrasi ise; ancak insanların kimlikleriyle var olabildiği bir kamusal alanda kök salabilir. Bugün asıl ihtiyaç duyulan şey; yasakçı refleksler değil, anayasal yapı, toplumsal empati ve özgürlükçü çoğulculuktur.
Hayırlı Cumalar diliyorum.










