İslâmî adalet tasavvuru, yakınlık üzerinden değil ilke üzerinden işler. Mahalle ve aidiyet, adalete kalkan olamaz. Ne var ki bugün o meşhur ölçü, “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa…” sözü, pratikte tersine çevrilmiş gibi duruyor: “Bizim mahallenin hırsızıysa vardır bir bildiği, davaya hizmet ediyordur.” Sahtekarlık mı, Tahrifat mı? Torpidodaki türban örneğinde dinî sembol, yalnızca çıkar için devreye sokuluyordu. Kişi dindarlık iddia etmiyor, ama dindar görünmenin sağladığı muameleden faydalanıyordu. Yaptığı şey, denetimi kandırmaktı. Ama bugün bizzat dindar olduğunu söyleyen, belki gerçekten de kendini dindar sanan insanlar, dinî sembolleri ahlakî kusurlarının kalkanı olarak kullanıyor. Bu artık sahtekarlık değil, “tahrifat”tır. Dinin kendisini tahrip ediyor, itibarını katlediyor. Bu kişiler yaptıkları yolsuzlukları “dava için gerekli finansman”, işledikleri ahlaki cürümleri “beşer şaşar” kılıfıyla, yedikleri kul haklarını “ganimet” mantığıyla rasyonalize ediyorlar. Vicdan, dini argümanlarla susturulmuş durumda. Hatta bazıları “yolsuzluk hırsızlık değildir” minvalinde fetvalar uyduruyor, günahına teolojik kılıf dikiyor.
Psikolojik açıdan bu, bölünmüş bir hayatın düzenidir. Kamuda “dindar ben” vardır, itibarını korur, dilini tutar, işaretleri taşır. Gizli alanda ise “yaşayan ben” vardır, arzularını, çıkarını, keyfini kovalar. İkisi yan yana durur ama birbirine hesap vermez. Vicdan içselleşmediği için ahlaki ölçü dışarıya taşınır: kim görüyor, kim ne der, kim denetler? Denetim çekildiğinde ikinci hayat genişler. İçeride, kimsenin görmediği yerde, bambaşka bir hayat sürülür. Bu “Yeni Setr-i Avret” modası, Türk muhafazakârlığının en yıkıcı sınavıdır. Çünkü bu örtü, günahları gizlemeye çalışırken, İslâm’ın bu topraklardaki asırlık manevi kredisini tüketiyor. Bugün genç kuşağın veya seküler kesimin İslâm’a mesafesi, teolojik tartışmalardan kaynaklanmıyor. İnsanlar, “Müslüman” etiketli profillerin kapalı kapılar ardındaki çelişkilerini, adaletsizliklerini ve doymak bilmez iştahlarını görüyor. “Göründüğün gibi ol, olduğun gibi görün” ilkesi, yerini “Göründüğün gibi olma, olduğun gibi hiç görünme” stratejisine bıraktı. Samimi dindarlar da bu tablonun mağduru. Gerçekten inancını içselleştirmiş, tevazuyla yaşayan, kanaatkâr insanlar, sahte imaj tüccarlarının kötü şöhreti yüzünden zan altında kalıyor. “Acaba bu da mı öyle?” sorusu, başörtülü her kadına, sakallı her erkeğe yöneltilebilir hale geldi. Otoriteye, paraya veya mahalle baskısına dayanarak kurulan bu yapay setr-i avret düzeni, hakikatin ışığı karşısında erimeye mahkûm. Ve korkarım ki; o örtü tamamen kalktığında, altından çıkacak çürümüşlük, sadece o kişileri değil, hoyratça kullandıkları kutsal değerleri de enkaz altında bırakacak. Gardırop Müslümanlığı “dindarlık” meselesini “işaret” meselesi gibi okutuyor; inancın içini değil, vitrini büyütüyor. Setr-i avret bedenin mahremiyetini korumak içindi. Bu yeni versiyon ise ahlaki çıplaklığı örtmeye çalışıyor. Üstelik örtmek de yetmiyor; sorumluluğu görünmez kıldığı için çürümeyi büyütüyor. Benim bu son günlerde yazdıklarım, dini sembollerin toplumsal işlevinin dönüşümünü eleştirel bir perspektiften ele almaktadır.
Amaç herhangi bir inanç grubunu hedef almak değil, dinin araçsallaştırılmasına dikkat çekmektir. Bu kadar.
Hayırlı cumalar diliyorum.
16 OCAK 2026 CUMA










