Türkiye’nin yakın tarihi, bir yönüyle semboller üzerinden yürütülen kavgaların tarihidir. On yıllar boyunca muhafazakâr Müslüman entelektüeller, Tanzimat ve Cumhuriyet modernleşmesini “Gardırop Modernleşmesi” olarak tanımladı ve eleştirdi. Onlara göre bu modernleşme, zihniyet devrimini ıskalayan, sadece kılık kıyafet üzerinden Batılılaşmayı hedefleyen şekilci bir taklitten ibaretti. “Ruh değişmedi, sadece kabuk değişti” diyorlardı.! Ancak tarihin cilvesine bakın ki, aynı sosyolojik taban bugün iktidar ve sermaye ile imtihanında, eleştirdiği o “gardıropçu” anlayışın çok daha trajik bir versiyonunu üretti: “Gardırop Müslümanlığı.” Kamusal alandaki muhafazakâr dindarlık temsili; tevazu, kanaat ve ahlak gibi kurucu değerlerden sıyrılıp, sadece sembollere indirgenmiş bir kabuğa dönüştü. Daha da vahimi, bu kabuk artık bir kimlik beyanı olmanın ötesine geçip suçun, günahın ve yozlaşmanın üzerini örten, hukuki denetimden bir ölçüde koruyan yeni ve işlevsel bir mekanizma haline geldi. İslam fıkhında “setr-i avret”, kavramı asırlardır bedensel mahremiyetin Allah’ın emri olarak korunmasıyla ilişkilendirildi. Ben burada kavramı, yerinden oynatıp bugünün sahnesine taşıyorum: “örtü” bedeni korumaktan çıkıp sorumluluğu saklayan bir perdeye dönüştü. “Setr” tenin değil uçuk yaşantıların; mahremiyet bedenin değil “banka hesabının” etrafında kuruluyor. Örtülen artık beden değil; ahlaki yozluk, kul hakkı ve çifte hayatın taşkınlığı. Gizlenen ten değil; hırs ve imtiyaz. Evet; yeni bir “setr-i avret” icat edildi, hem de “helal sertifikalı”. Sorumluluğu örten, hesaba çekilmekten koruyan yeni örtü. Ben bunları yazarken; “yeni setr-i avret” derken, bir kıyafet tartışmasından çok bir kaçış düzenini kastediyorum. Örtülen şey artık beden değil, kamunun gözünde kişinin değerini düşürecek bir yaşam tarzı ve var oluş biçimi. Torpidodaki Türban: Taktiksel Kurnazlıktan Yapısal Çürümeye..! Yıllar önce İstanbul Boğaz hattındaki eğlence mekânlarından çıkan bazı kadın sürücüler, olası bir çevirmede alkol ölçümüne takılmamak için arabalarının torpido gözünde bir türban, hatta bazıları türbanın yanında bir de pardösü bulunduruyorlarmış, polis kontrol noktasına gelmeden bunları giyip “tesettürlü” görünüyorlarmış. Benim için asıl şaşırtıcı olan, bunun gerçekten olup olmaması değil; böyle bir yöntemin “işe yarayacağına” dair toplumsal sezginin varlığıydı. Bu, çıkarcı bir sahtekârlıktı. Yapanın niyeti belliydi: ceza yememek. Polis memurunun “hüsn-ü zannını” istismar eden basit bir kurnazlık, bir çakallık örneği. Ahlaken sorunlu ama mekanik bir numara. Çünkü burada din, bir inanç ve ahlâk çağrısı olarak değil, çevirmede işe yarayan bir aksesuar olarak devreye sokuluyordu. Kişi “dindar rolünü” giydi, denetimi geçti; sonra o rol, pardösü gibi çıkarılıp arka koltuğa bırakıldı. Aradan yıllar geçti. 2025 Şubat’ında sosyal medyaya düşen bir video, aynı düşünme biçiminin hâlâ dolaşımda olduğunu gösteriyordu. Alkollü araç kullandığı iddia edilen bir sürücü, çevirmeden geçebilmek için başına eşarp takıyordu. Bu taktiğin işe yarayacağı sezgisi hâlâ diri görünüyordu. Ama bugün asıl mesele torpidodaki türban değil. Karşımızdaki fotoğraf çok daha karanlık ve karmaşık. Artık dini sembolleri kalkan gibi kullananlar, seküler kurnazlar değil; bizzat o sembollerin temsilcisi olduğunu iddia eden, “dava” söylemleriyle makam sahibi olmuş, muhafazakâr kimlikli aktörler.
Muhtemelen devam ederim bu konuya.
Hayırlı cumalar diliyorum.
09 OCAK 2026 CUMA










