Anasayfa
  • Gündem
  • Belediyeler
  • Asayiş
  • Siyaset
  • Spor
  • Ekonomi
  • Yaşam Son Depremler Sivil Toplum İslam Sağlık Dünya Bölge Türkiye Magazin Eğitim Sanat Alışveriş Vefatlarımız
  • Ara
SON DAKİKA:
13:58
Bakan Göktaş, Finlandiya Cumhurbaşkanı Stubb'ı karşıladı
13:56
Cem Kasapoğlu yeni kitabını Başkan Burcu Köksal'a takdim etti
13:56
Afyonkarahisarlı Yiğit Aktaş, Kırkpınar'da şampiyon oldu
13:50
Şuhut'ta arazi yangını itfaiyenin müdahalesiyle söndürüldü
13:43
Afyonkarahisar'da hava nasıl olacak? 7 Temmuz hava tahmini açıklandı
13:40
Afyon Cenaze İlanları: 7 Temmuz 2026 Vefat ve Defin Bilgileri
02:38
Turgay Şahin, AK Parti İl Başkanlığı görevini bıraktı
02:31
Afyonkarahisar'da 27 Mahallede Su Kesintisi Yaşanacak
Video Galeri Foto Galeri Yazarlar
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
  1. Köşe Yazarları
  2. Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  3. Açlığı Doyurmak
16 Kasım 2020 - 23:18

Açlığı Doyurmak

16 Kasım 2020 - 23:18
Yorumlar
TAKİP ETTAKİP ET
Yazdır
A
Büyüt
A
Küçült
Yorumlar
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU

Çok değil bundan en fazla on beş yirmi yıl evvel işten dönerken bakkala uğrayan; ceplerinden ve çantalarından filelerini çıkarıp alışverişini yapan insanların zamanı idi. Günlük ihtiyaç listelerimiz ekmek, un, şeker, çay, yağ, pirinç, mercimek ve misafir gelecekse belki biraz da bisküvi gibi mahalle bakkalımızdan görülebilecek kadardı. Sebze meyve için de en yakın pazara gidilir, mevsim mahsullerinden icap ettiği kadar alınır, en fazla bir bilemedin iki file yükle eve dönülürdü.
Şartlar değiştikçe ve refahımız arttıkça şahit olmak için geldiğimiz şu aleme sahip olmaya çalıştık ve böylece arzular, istekler, ihtiraslar da bu çaba ile büyüdü, buna mukabil alışveriş listelerimiz de uzadı.

İnsan fizik olarak “aynı insan” olduğu halde, ihtiyaç diye biriktirdiği şeyler sahip olma hırsı ile kabına sığmayıp taştı ve her türlü ihtiyaca cevap veren bakkalların sunduğu çeşitler insanların koynunda büyüyen hevese yazık ki yetişemez hale geldi. Tüketim hırsını tetikleyen ve artık en ücra yerlerde bulunan dev marketler açıldıkça da envai çeşit malzeme ortalığa saçıldı.
Daha düne kadar bakkaldan aldıkları ile her türlü ihtiyacına kanaat dolu bir ruh hali ile cevap bulabilen insan öyle bir açlıkla, öyle bir ihtirasla saldırıyor ki bugün rafları dolduran ürünlere alışveriş arabaları tıka basa doluyor, kasaların önünde kuyruklar oluşuyor.

“Tokluk hazmedilmesi gereken bir şeyse açlık da hatmedilmesi gereken bir şeydir oğul!” derdi rahmetli dedem, çocuk yaşlar anlamazdım ama bugün ziyadesiyle anlıyorum asıl sorunun nefsin değil ruhun doygunluğu olduğunu ve bugün çok daha keskin bir farkındalıkla hissediyorum ki nefsimizi artık vicdanlarımıza imam kıldığımız için sahip olma arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü ve her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi ve kendimize dahi sorumsuz oluşumuz; bizim bize ait olmadığımızı, bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya geldiğimizi unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki irtibat ve ahenk kayboldu böylece.
Sizce de bu irtibatın kopuşundan değil midir ki ihtiyacımız olan bir şeyi isterken bile artık neredeyse şuursuz haldeyiz?

Bu ahengi yitirmiş olmamızdan kaynaklı değil midir ki kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir toplum var artık?

Bir damla sudan bir avuç toprağa yürümek olan bütün hikâyemizde sahip olma hırsımız şahit olma mükellefiyetimizin önüne geçmeseydi zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız kısacası her şeyimizle bir başkasına ait olur muyduk?

Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Zira asıl mesele bir insana yetecek olanla iktifa ederek başkalarının hakkına göz dikecek; hayatı, kırları, dağları, ırmakları, denizleri kurutacak kadar çok acıkmaktan vazgeçmemizde.

Bu vazgeçişle birlikte fark edeceğiz ki üzerinde tepindiği manevi mirastan bihaber, köklerinden kopan ve bu yüzden de kim olduğunu hatırlayamadığı için bir başkası olan; aynaya baktığı vakit yaklaşık dört asırdır yediği dayaklardan kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden; hayatında olan biteni başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, onların kelimeleriyle konuşmaktan özünü yitiren bir adamın hikâyesi bizim hikayemiz.

On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu, kanaat dolu tarihini merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını açan bu acıklı hikâye değil mi?
Bu acıklı hikâyenin kahramanları olarak kardeşliği tebessümle çoğaltmak, hüsn-ü zan ile azalmamıza engel olmak, tevazu ile bir araya gelmek, müsamaha ile uzaklaşanın ellerinden tutmak varken; bizi yaratan, işlediğimiz kusurlara rağmen nimet vermeye devam eden, bu kusurlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz sanki diğer yaratılmışların üzerinde. O, kalbimizden geçeni bildiği halde yaptığımız hatayı örtmesine rağmen biz bir başkasının yaptığını bilmediğimiz işleri aşikâr ederek kirletiyoruz kalplerimizi!

Göremiyor, gündelik telaşımızdan fark edemiyoruz ama malımız mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz, işimiz gücümüz, endişemiz hayalimiz, derdimiz tasamız, yani sahip olduğumuz, sahibi olduğumuzu zannettiğimiz yahut sahip olmak için çırpındığımız her neyimiz varsa hepsi birden sözünü ettiğim bu farkındalığa hizmet ettiği nispette anlamlı ve kıymetli, bu gayeden uzaklaştıkça mânâsız ve pespaye bir yalandan ibaret.

Geriye dönüp kalp gözümüz ile tek tek bakalım her birimiz;
Hatırlamaya, sarıp sarmalayarak saklamaya, sonra çıkarıp hatırlamaya değer veya bize hâlâ dokunan, aklımızda, kalbimizde, hikayemizde iz bırakan ne var yaşadıklarımız arasında?
Bütün zamanımız artık bize hiçbir şey bırakmadan silinip giden şeylerle tükenip gidiyor ya da bunun tam da böyle olduğunu yediden yetmişe hepimiz biliyorken neden itiraz dahi etmiyoruz bu boşunalığa hiçbirimiz?

Neden yaşadığımız hayata anlam katan; yaşadığımız dünyaya iz bırakan, içimize dokunan şeyleri yaşanamayacak bir hale getirdik ve hep beraber razı olduk bu çözülmeye?  Veya neden hâlâ seyirciyiz her şeyin bu kadar içsiz, içeriksiz, anlamsız, ezbere geçip gitmesine?
Hissetmeyen, fark etmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen, her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan; gözünü ve kulağını tıkayan, vicdanını örten, kalbini kırk kilitle kilitleyen ve tüm bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan ve yazık ki varlık imtihanını kaybeden  bir toplum bu kadar kısa sürede nasıl çıktı ortaya?

Öyle ya dedelerimizden, babalarımızdan veya diğer büyüklerimizden duyduklarımıza eklenen kısmi yaşanmışlıklarımızla biliyoruz ki mahalleden okula, evden işe, çarşıdan mahkemeye kadar her alanda hayatımızı tanzim eden sabit iki referansımız vardı bizim ki bunlar bizim manevi dinamiklerimizin kolonları olan Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i Nebevî idi.

Evliyâsından eşkıyasına, işçisinden memuruna, çalışanından aylak aylak gezenine kadar tüm toplum bunların gölgesinde şekillenen bir mutabakata “eyvallah” diyerek gönül vermiştik.
Bu gönül birliği içinde inandığımızla yaşadığımız birbiriyle çelişmiyordu, aklımızla kalbimiz, hâlimizle kâlimiz, içimizle dışımız birdi ve huzurluyduk.

Ancak sanayi devrimiyle ait olduğu ruha kavuşan batı, kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde ne yapacağımızı bilemedik. Zamana, zemine, şarta, menfaâte göre değişim gösterebilen, kendisi değil, değişkenliği sabit ama tek gayesi hayata dair ne varsa tüketmek olan bu gömleği giyebilmemiz için bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

Peki ne oldu?
Ne bu gömleği giymeye kalbimiz müsaade etti, ne de yaşadığımız o huzurlu, yokluk ama kanaat dolu yaşamımızı vermemeye aklımız yetti ve uzunca bir süre arafta kaldık. Çünkü kalbimiz, tecrübemiz, imanımız bize başka bir şey söylüyordu; okulumuz, çarşımız, evimiz ise başka bir şey fısıldıyordu.

Bu fısıltılar hayatımızın içinde çoğaldıkça kendi doğrularını muhatabının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyen ve bu sayede ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun toplum içindeki ekonomik ağırlığı ile de kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret eden ama bu gayrete karşılık muhatabının yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalan ikinci bir grup ortaya çıktı.

İlk kısım muhatabının dayatmaları ile dünyaya olan meyline hız verdi, vaad edilenin değil peşin olanın peşine düştü ve siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya kadar her sahada zoraki var oldu.
Bu var oluşun bedeli, bizi biz yapan tüm maneviyatımızın yok edilmesiydi ve yazık ki seve seve ödendi bu bedel.

Diğer kısım ise, inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu buhranda kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Bu alışverişle birlikte savrulduk ve bu savrulmalarımız sürekli bir savunma doğurdu. Hem içimizdeki başkalarına hem bizi başkası olarak gören dışımızdakilere, hem de kendi iç dünyamıza gidişatımızı savunur hale geldik;

“Müslümanlar gerici değildir”,
“Osmanlı kötü değildir”,
“İslam terör dini değildir”,
“Tesettürlü cahil değildir”
Sayısını binlere kadar çıkaracağımız bu benzeri savunma biçimleriyle başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unuttuk ve yazık ki kaybettiklerimizi bulalım derken kendimizi yitirdik.

Yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin kısmi varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini işte böyle yaşamaya başladık ve yaşamaya da devam ediyoruz.

Ne dersiniz?
Sizce de tek sebep sahip olma hırsımız değil mi bugünkü doymaz bilmez açlığımıza?

  • YORUMLAR
adlı kullanıcıya cevap x

Yazarın Diğer Yazıları

  • DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK - 07 Nisan 2026
  • VİCDANIN YÜKSELİŞİ - 05 Şubat 2025
  • Fetret döneminden geçiyoruz - 30 Ekim 2024
  • Toplumdaki Öfkenin Kökleri: Nereye Yanlış Gittik? - 06 Ekim 2024
  • Gördüm, Okudum, Yazdım; Hep Ağladım - 11 Eylül 2024
  • Sevgiyi yeşertebilir misiniz? - 08 Eylül 2024
  • İyiler - 15 Haziran 2024
  • Laiklik - 24 Şubat 2024
  • Ezan Okunan Her Yer Vatandır - 05 Kasım 2023
  • Kokusuz ve Dikensiz Güller - 28 Eylül 2023
  • Teknolojik Esaretimiz - 13 Ağustos 2023
  • Kalbimiz Başka Söylüyor Aklımız Başka - 13 Haziran 2023
  • Dava Kendini Doğurma Davası - 05 Mayıs 2023
  • Dimyat'a giderken olanlar! - 20 Nisan 2023
  • Tutunduğumuz Dal Kurumuş Değil - 21 Mart 2023
  • Peki ya Ahlâki deprem? - 15 Şubat 2023
  • Haz ve Hız Çağı - 05 Şubat 2023
  • Din(i)dar - 09 Ocak 2023
  • Kelimelerin Gücü Aşkına - 21 Aralık 2022
  • Çağın Mottosu - 28 Kasım 2022
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
Köşe Yazarları
 Şaban Öztürk
Şaban Öztürk
TÜRK, HER YERDE BEKLENENDİR.!
Kendimle Barışmak
Yalçın Sevim
Kendimle Barışmak
Yasin Şen
Yasin Şen
YALNIZLIĞI PAYLAŞMAK
BORÇ KAPANDI
Lokman ÖZKUL
BORÇ KAPANDI
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK
Mustafa ŞENGÜL
Mustafa ŞENGÜL
Hayat kısa, sözler kalıcı: Varken değer vermeyi öğrenmek
Çok Okunan Haberler
Afyonkarahisar'da ambulans personeli Onur Doğan trafik kazasında yaşamını yitirdi
Afyonkarahisar'da ambulans personeli Onur Doğan trafik kazasında yaşamını...
Afyon Cenaze İlanları: 2 Temmuz 2026
Afyon Cenaze İlanları: 2 Temmuz 2026
Afyon Cenaze İlanları: 4 Temmuz 2026 Defin ve Cenaze Namazı Bilgileri
Afyon Cenaze İlanları: 4 Temmuz 2026 Defin ve Cenaze Namazı Bilgileri
Vali Aktaş, Özerler Grup'un yatırımlarını inceledi
Vali Aktaş, Özerler Grup'un yatırımlarını inceledi
Afyon Cenaze İlanları: Memnune Pancar Hayatını Kaybetti
Afyon Cenaze İlanları: Memnune Pancar Hayatını Kaybetti
Çay ilçesi dört gün sürecek festival programına hazırlanıyor
Çay ilçesi dört gün sürecek festival programına hazırlanıyor
Ana Sayfa
Gündem
Belediyeler
Asayiş
Siyaset
Spor
Ekonomi
Yaşam
Son Depremler
Sivil Toplum
İslam
Sağlık
Dünya
Bölge
Türkiye
Magazin
Eğitim
Sanat
Alışveriş
Vefatlarımız
Köşe Yazarları
Foto Galeri
Video Galeri
Biyografiler
Günün Haberleri
Arşiv
Anketler
Hava Durumu
Gazete Manşetleri
Nöbetci Eczaneler
Namaz Vakitleri
  • Asayiş
  • Bölge
  • Dünya
  • Eğitim
  • Ekonomi
  • Gündem
  • Sağlık
  • Sanat
  • Siyaset
  • Spor
  • Türkiye
  • Vefatlarımız
  • Foto Galeri
  • Video Galeri
  • Köşe Yazarları
  • Biyografiler
  • Günün Haberleri
  • Arşiv
  • Anketler
  • Hava Durumu
  • Gazete Manşetleri
  • Nöbetci Eczaneler
  • Namaz Vakitleri
Google Play
ücretsiz indirin

  • Rss
  • Sitene Ekle
  • Yayın Politikası / Sorumluluk Reddi
  • Hizmet Şartları
  • Künye
  • İletişim
  • Çerez Politikası
  • Gizlilik İlkeleri
  • Hakkımızda

Son dakika Afyon haberlerini doğru, güvenilir ve tarafsız gazetenizde takip edin, Afyon gündeminden haberiniz olsun. Afyon Kent Haber'in tüm hakları saklıdır.

Yazılım: Tumeva Bilişim

AfyonKentHaber